Çarpık Beden Eğitimi dosyası!  

Posted by basketçi

Çarpık Beden Eğitimi dosyası!


Çarpık Beden Eğitimi dosyası!
Bu, tüm Türkiye'yi ilgilendiren, tüm Türk spor camiasını ilgilendiren bir konu..

Sağlıklı, sporla içiçe yetişen bir gençlik için.. En önemlisi geleceğimiz için bu konunun üzerinde durulması şart..

Milli Eğitim Bakanlığı'nın Beden Eğitimi dersi için uyguladığı "Beden Eğitimi Haftalık ders programında" yaşanan çarpıklığa, usta spor adamı Hasan Uğur Epirden, aşağıdaki yazısı ile parmak basıyor.

Beden eğitimi ders saatlerinin zorunlu olması ve ders saatlerinin arttırılması için çaba veren onbinlerce eğitimcimizi ilgilendiren bu konuda, aşağıdaki dosyayı es geçememenizi, fikirlkerinizi sunmanızı bekliyoruz.

İşte Hasan Uğur Epirden'in kaleminden; "Çarpık Beden Eğitimi dosyası"!



ÖN SÖZ
Bugün sizlere sporumuzun temeli, yani kaynağı olan okullarımızda yaşanan ve ucu ülkemizin başarı kriterlerine dayanan sportif çarpıklıklarımızı paylaşmaya başlıyorum..

Bu dosyanın etkili olabilmesi, başta çok zor koşullar ve baskı altında görev yapan, politize olmaya zorlanan Beden Eğitimi Öğretmenleri olmak üzere, sporun erdemine vakıf, ülkesini seven, başarıya, daima başarıya endeksli tüm spor adamlarımızın, spor basınımızın duyarlı bir şekilde sahiplenmesiyle ve konuların üzerine kararlı ve cesur gitmesiyle mümkün olabilecektir.

Dünyada bu nüfusa sahip olup da bu denli başarısız olan çok az ülke bulunmaktadır! Zaman zaman, muhtelif branşlarda kazandığımız geçici başarılar ise, bazı Beden Eğitimi Öğretmenlerinin ellerindeki cevherleri keşfiyle başlayan, konunun uzmanı başarılı eğitmen antrenörlerde gelişen, alt yapıya önem veren, yatırım yapan, sporun felsefesini ve erdemini iyi özümsemiş anlayışa sahip kulüplerin ve de idarecilerin üstün çabalarıyla ve destekleriyle tamamlanan bir zor süreçte ortaya çıkmaktadır. Bunda üstün ırk olmamızın, irsi mücadele gücümüzün ve de azmimizin de rollerini asla unutmamalı, inkar etmemeliyiz!



SPOR EĞİTİMİNDE DİĞER ÜLKELERİN DUYARLILIĞI
Hepimiz gayet iyi biliyoruz ki, fiziksel ve ruhen sağlıklı olmanın yolu beden eğitimi ve spordan geçmektedir. Gelişmiş ülkelerin sportif başarılarının temellerinde artık her ne kadar tıp da işin içerisine girmiş, laboratuar araştırmaları da çağdaş gelişimin gereği olarak inanılmaz aktif rol oynamaya başlamışsa da, okullarında yapılan Beden Eğitimi derslerinin ve de eğitmenlerinin rolleri ortadadır.

Haftada ortalama 8 saat Beden Eğitimi dersi yapılmakta olan bu gelişmiş ülkelerde, kendilerini eğitim kurumlarında gösteren, sportif gelecekleri üstün görülen öğrenciler, ayrıca kulüp bazında günde en az 2 saatlik bir antrenman programına alınır.

Amerika Birleşik Devletleri, Çin, Rusya, İtalya, Fransa, Almanya, İngiltere, Japonya, Brezilya, Avustralya, Kanada, Norveç, Danimarka başarılarını alt yapılarını okullara dayayıp, verim almış ülkelerden bazılarıdır.

Evet dünyada hal böyleyken tarih boyunca lider ve büyük uluslar arasında mümtaz bir yeri olan Türkiye’miz ise bugün Avrupa birliğine girme sürecinde dahi maalesef haftada 40 dakikalık bir beden eğitim dersi ile yetinmektedir.

Yetmiş milyonluk dev bir nüfusumuz olmasına rağmen Pekin Olimpiyatları'nda 1 altın madalya çıkartabilirken, 5 milyonluk nüfusu olan Gürcistan’ın 3 altın ve yine 8.5 milyonluk nüfusu olan Azerbeycan'ın ise 4 altın madalya çıkardığını unutmamak lazım. Eğitim müfredatımızda Beden eğitimi dersinin ilköğretimde haftada bir ders, ortaöğretimde haftada gene 1 ders (O da seçmeli sistemde) tablosuyla Dünya ülkeleri ile sportif arenada yarışmamızın ne kadar zor olduğunu görmemiz ve her şeyden önce sağlıklı bir nesil yetiştirmemizin asla mümkün olamayacağını anlayabilmemiz açısından hayli önem taşımaktadır!



BAŞBAKAN "BAŞ SUÇLU"
Sidney Olimpiyatları sonrası bürokraside politik kıvraklıkla (!) neredeyse Beden Eğitimi Öğretmenlerine kadar çıkarılan “Başarısızlık Faturası” çok çirkin ve de ayıptır!

Bence burada, dünden bugüne devleti yönetenlerin, yani hükümetlerin zincirleme hatalarının ve bu hatalarında anlaşılmaz ısrarlarının, sonrasında da sorumluluktan kaçan pişkin tavırlarının, en önemlisi sportif zafiyetlerinin büyük rolü vardır...

Eğitimin kısıtlandığı, hatta katledilip, yok edildiği bir anlayışta başarı beklemek ya kastı ya da cehaleti çağrıştırır. Burada en büyük suçluyu, en tepede aramak en doğru gözlem olacaktır.

Türkiye’mizin sosyal bünyesinde spor hareketlerini düzenlemekle görevli olanlar, Türk çocuklarının spor hayatını yükseltmeyi düşünmeliler, aynı zamanda, sadece gösteriş için herhangi bir yarışmada kazanmak hedefiyle bir spor planı çizmeyi değil, esas olan, her yaştaki vatandaşlar için Beden Eğitimini sağlama görevlerinin yerine getirmek zorundadırlar. Bunun için gereken her türlü yatırım yapılmalı, program uygulanmalı, destek sağlanmalıdır!

ATATÜRK’ün "Sağlam kafa, sağlam vücutta bulunur" sözü bir düstur olmalıdır! İşte tüm bunları kavrayabilecek, yön verebilecek kapasite ve idealde bir Hükümet, bir Başbakan, ve kademesinde de vazifesini en iyi şekilde kavrayabilmiş, oldukça aktif, iştahlı, bilgili ve de tecrübeli kişilerin başını çektiği Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü, Milli Eğitim Bakanlığı gereklidir!

Özetlemek gerekirse FARABİ’nin şu sözleri işin püf noktasını çok iyi özetlemekte; “Önce doğruyu bilmek gerekir, doğru bilinirse yanlış da bilinir. Ama önce yanlış bilinirse doğruya ulaşılamaz!...”


SPOR YAPMANIN ANA ŞARTLARI
Sporun içerik açısından zenginliğini düşünürsek spor yapabilmenin en önemli şartlarının, tesis, zaman, eğitici, fiziki şartlar ve malzeme olduğunu anlarız!

Sporun da mekanının sadece salon ile sınırlı olmadığını düşünecek olursak, sadece İstanbul’da değil, ülkemizin hangi bölge, şehir veya kasabasında Milli Eğitim Bakanlığı, Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü (İkisi de malumunuz Devlet demek) ve kulüp, firmaya ait yeterli sayıda spor tesisi var ve bu tesisler spor yapacak yaştaki çocuklarımıza ve gençlerimize tahsis edilmesi halinde ne kadar yeterli olabiliyor, geliniz birlikte düşünelim!



Devletimizdeki çarpık ve eksik eğitim ve yönetim kurumlarımız, okul inşa etme planları yaparken sporu hiç düşünmemişlerdir.. Çağdaş bir okul, öğrencilerin dersler bittikten sonra bile spor zevkiyle ve isteğiyle ayrılmak istemeyeceği bir cazibe yeri olmalı düşüncesindeyim! Merkezi okulların satılarak elde edilecek gelirle kurulabilecek bir “Kampus” sistemi belki ele alınıp, düşünülebilecek bir çıkış yolu olabilir!

Şu anda okul spor salonlarının bazıları okul aile birliklerinin uhdesinde oyuncak edilip, müstecirlere kiralanmak sureti ile spor okulu ya da başka adlar altında rant yuvası haline gelme tehlikesi var!
Bu özellikle, İstanbul’da İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı idaresinden, Milli Eğitim İstanbul İl Müdürlüğü emrine devredilen İstanbul’daki spor salonları için daha olası bir çarpıklık tehlikesidir!
Buna ilaveten, azaltılmış ders sayıları ve elden geldiğince kısıtlanmaya çalışılan sportif aktivitelerle birlikte, bu spor salonları gerçekten işlevini yerine getirmekten uzak, tamamen atıl kalma, ya da maksadı dışında kullanılma tehlikesiyle de burun burunadır! Bu güne kadar bu salonlardan ücretsiz istifade eden semt gençleri ve sakinlerinin de durumu belirsizdir.



NÜFUS ZENGİNİ, SPORCU FAKİRİ TÜRKİYE
Çeşitli görüşler var ama bunların hepsi, nüfusumuzun 75 milyonun, İstanbul nüfusunun ise 15 milyonun üzerinde olduğunu belirtiyor! Ancak spor yapanlarımızın rakamı, her ne kadar ülke genelinde 2008-2009 sezonu itibarıyla 1.284.336 gözüküyorsa da faal lisanslı sporcu sayımız sadece 135.531...

Aynı bakış açısıyla İstanbul’daki duruma da göz atacak olursak, 150.008 gözüken sporcuların sadece 21.747’sının faal lisanslı olduğunu görüyoruz!
Tablo çok düşündürücü...
Ülkemizde her 553 kişiden birinin, İstanbul’da ise, her 690 kişiden birinin lisanslı olarak faal spor yaptığını kolayca çıkarırız.

Bu tablonun tüm branşları kapsadığını ve de içerisinde kaçının ciddi ve geçerli antrenman yaptığı, müsabaka oynadığını varın siz düşünedurun!...

Okullarda da durum aynı üzücü tabloyu tamamlamakta...
İstanbul’dan bir örnek vermek istiyorum sizlere;
İstanbul’da spor yapabilecek yaşta tam 5 milyon kişi var..
Buna karşın sadece 376 spor salonu bulunmakta..
Bunlardan 200 adedi okul salonu olup, uluslar arası ölçüdekiler sadece 16..

Size durumun ne kadar düşündürücü olduğunu göstermek için yaptığım bir hesapta, spor salonlarının hepsini aynı anda devreye soksak bile, salon sporlarını yapan sporcuların her birine 0,007 m2 bir alan düşmekte, bu da bir masa tenisi topunun çapını ifade eder.

Bu orantının, Amerika Bileşik Devletlerinde 2.97 m2, italya’da 1,91 m2, İsviçre’de 1,65 m2, Fransa’da 1,12 m2, komşumuz Yunanistan’da ise 0,98 m2 olduğunu ifade etmek ve aradaki farka dikkatinizi çekmek istiyorum.


İSTANBUL OKULLARI SALON SPORLARINDA FAAL SPORCU SAYILARI


BASKETBOL
Kategori
Kızlar
Erkekler
Sporcu
Küçükler
288
1260
1548
Yıldızlar
480
1656
2136
Gençler
552
2352
2904
TOPLAM
1320
5268
6588

VOLEYBOL
Kategori
Kızlar
Erkekler
Sporcu
Küçükler
984
396
1320
Yıldızlar
2184
708
2892
Gençler
1956
720
2676
TOPLAM
5124
1824
6888

HENTBOL
Kategori
Kızlar
Erkekler
Sporcu
Küçükler
192
396
588
Yıldızlar
204
240
444
Gençler
120
300
420
TOPLAM
516
936
1452


Sonuç olarak İstanbul’daki ilk ve orta öğretim okullarında, Voleybol, Basketbol ve Hentbol branşlarında faal sporcu toplam 14928’dur. (Tekrarlıyorum, tüm bu veriler 2008-2009 sezonu/ders yılı için geçerlidir!)


1739 MİLLİ EĞİTİM TEMEL KANUNU YOK SAYILIYOR ?
1739 MİLLİ EĞİTİM TEMEL KANUNU’nun bazı maddelerine gelin birlikte bir göz atalım..

Sağlıklı bir toplum ve nesiller, ancak ömür boyu düzenli spor yapma alışkanlığı kazandırılması ile mümkündür.

Günümüzde; SBS ve ÖSS gibi sınavların stresinden dolayı sağlıklı bir nesil yetişmemektedir. Çocuklarımızın ruhsal anlamda daha sağlıklı olabilmesi ve kötü alışkanlıklardan uzak kalması için ilk adım, şüphesiz, okullardaki beden eğitimi dersi ve fiziksel aktivitelerdir. Ayrıca, Anayasamızın 59. maddesinde “Devlet, her yaştaki Türk vatandaşlarının beden ve ruh sağlığını geliştirecek tedbirleri alır, sporun kitlelere yayılmasını teşvik eder. Devlet başarılı sporcuyu korur” denilmiştir.

1739 Milli Eğitim Temel Kanunu Madde 2: Türk Milli Eğitimi’nin genel amacı, Türk Milletinin bütün fertlerini beden, zihin, ahlak, ruh ve duygu bakımlarından dengeli ve sağlıklı şekilde gelişmiş bir kişiliğe ve karaktere, hür ve bilimsel düşünme gücüne, geniş bir dünya görüşüne sahip, insan haklarına saygılı, kişilik ve teşebbüse değer veren, topluma karşı sorumluluk duyan; yapıcı, yaratıcı ve verimli kişiler olarak yetiştirmektir.

1739 Milli Eğitim Temel Kanunu Madde 19: Öğrencilerde; ders programlarıyla birlikte özgüven ve sorumluluk duygusunu geliştirecek, yeni ilgi alanları oluşturacak, bireysel yetenek ve beceriler kazandıracak, katılımcı ve demokratik eğitim ortamını destekleyici, okul veya kurum içi ya da kurumlar arası bilimsel, kültürel, sosyal ve sportif etkinlikler düzenlenir ve öğrencilerin bu etkinliklere katılmaları için gerekli tedbirler alınır.


Milli Eğitim Bakanlığı son üç yıldan beri, Beden Eğitimi Derslerini azaltmıştır. Talim Terbiye Kurulu’nun son karalarına göre dersimiz; İlköğretim okullarında haftada bir saate düşürülmüştür. İlköğretim kurumlar yönetmeliğinin 64. Maddesinde derki; (R.G: 2.5.2006/26156) İlköğretim okullarının 4. ve 5. sınıflarında özel bilgi, beceri ve yetenek isteyen; beden eğitimi, müzik, görsel sanatlar, din kültürü ve ahlâk bilgisi, yabancı dil ve (R.G:24.12.2008/27090) bilişim teknolojileri dersleri branş öğretmenlerince okutulur. Ancak, ihtiyacın branş öğretmenlerince karşılanamaması hâlinde bu dersler, yüksek öğrenimlerini söz konusu branşlarda yapan sınıf öğretmenleri veya sınıf öğretmeni olup bu alanda hizmet içi eğitim sertifikası almış öğretmenler tarafından ders değişimi yolu ile okutulabilir. Bunun da mümkün olmadığı durumlarda bu dersler, sınıf öğretmenince okutulmaya devam edilir.

Bu kararlara rağmen Talim Terbiye Kurulu olarak 07.07.2009 tarih ve 80 numaralı kurul kararına göre 4. ve 5. sınıflarda Spor Etkinlikleri Dersine sınıf öğretmenlerinin girmesine hükmedilmiştir. Ancak alınan bu kararla beraber Beden Eğitimi Öğretmenlerinin 4. ve 5. sınıflarda Spor Etkinlikleri Derslerine girmelerinin önü kapatılmış bulunmaktadır.

Milli Eğitim Bakanlığı Orta öğretim Kurumları haftalık ders Çizelgelerinin Talim ve Terbiye Kurulunun 11.09.2009 gün ve 151 sayılı kararında Resim/Müzik /Beden eğitimi derslerinden yalnız birisinin seçmeli ders olarak 9. sınıfta seçilmesi ve dört yıl boyuncu aynı dersi almalarına ilişkin hüküm ile orta öğretim okullarında da 9.sınıflarda iki saat, 10 -11 ve 12. Sınıflarda ise bir saat seçmeli ders haline getirilmiştir. Ancak bu uygulama Ortaöğretim Kurumlarında ders saatlerinin azalmasına ve Beden Eğitimi Öğretmenlerinin büyük bir kısmının norm kadro fazlası kalmasına sebep olmuştur.

Milli Eğitim Şûrası Kararı Madde 76: Öğrencilerin “barış kültürü” kavramını içselleştirebilmeleri için özellikle ortaöğretimde spor etkinliklerine yönlendirilmeleri ve beden eğitimi derslerinin saat sayısı artırılarak bütün sınıflarda zorunlu ders haline getirilmelidir. Buna rağmen, her geçen yıl okullarda Beden Eğitimi Derslerinin gereksiz olarak gösterilmesi bizleri üzmektedir.

Özet olarak Milli Eğitim Şûrası, Milli Eğitim Bakanlığının en yüksek danışma organıdır. Bu makam Beden Eğitimi Derslerinin artırılmasını talep etmesine rağmen, Bakanlığımızın ders saatlerini azaltması yönünde karar alması düşündürücüdür. Milli Eğitim Şûrasında alınan kararlar uygulanmayacaksa bu şuranın toplanıp karar alması bir anlam ifade etmemektedir.

Beden Eğitimi Öğretmenleri, sağlıklı nesillerin yetişmesinin kıstaslarından birinin de, sporun bir yaşam biçimi olarak toplumumuza yerleşmesini sağlamak olduğunu düşünmekteler..

Sonuç olarak, Okullarda BEDEN EĞİTİMİ DERS saatlerinin İlköğretim ve Orta Öğretim Kurumlarında arttırılması, zorunlu olarak 4 ders saatine çıkartılması kaçınılmazdır.

TALİM VE TERBİYE KURULU’NUN ZEKASINA DİYECEK BULAMIYORUM!
İşte bir çarpıklık daha..
İlk Öğretimde, seçmeli dersler idarecilerin girebileceği derslerden seçilmesi için oluşturulan bir baskı var. İşin enteresan tarafı bu derslerin notları karnelerde yer almadığı ve dolayısıyla ortalamalara etki etmediği içinde ciddiyetten hayli uzakta kalmaktadır!

Talim ve Terbiye Kurulu’nun 19.09.2009 tarih ve 151 sayılı Kararı ile Ortaöğretim Kurumlarında haftalık ders çizelgesinde değişiklik yapılmıştır.
Yine Talim Terbiye Kurulu Başkanlığının 07/07/2009 Tarihli Ve 80 Sayılı Kararı doğrultusunda:
İlköğretim 4. ve 5. sınıflarda spor etkinlikleri dersine Beden Eğitimi Öğretmenleri giremeyecektir.
Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı tarafından 11.09.2009 tarih ve 151 sayılı kararı doğrultusunda: Liselerde Beden Eğitimi, Müzik, Resim dersleri tek ders gibi planlanmıştır.

Yapılan değişiklikle Resim, Müzik ve Beden Eğitimi dersleri beraber alınıp bu derslerden herhangi birinin seçilmesi ve bu derslerin saatlerinin azaltılması sağlanmıştır. Ders saatlerinin azalması ile ülke genelinde yüzlerce öğretmenimiz norm fazlası duruma düşmüş bu durum ek ders ücret kaybına yol açmıştır. Öğrencilere öğretimden ziyade eğitimin verildiği bu derslerin saatlerinin azaltılması ve öğrencilerin bu üç ders arasından seçim yapmak zorunda bırakılması son derece sakıncalıdır.




MEB OKULLARI
MEB artık okullarda “Beden Eğitimi” yapılmaması için elinden geleni yapmaktadır. Zaten haftada bir kez 40 dakikaya sığdırılmaya başlanan ve bunu yeterli gören (!) çürük zihniyetin neresinden tutarsanız tutun, elinizde kalmaktadır!

40 dakikalık o dersin en az 10 dakikasının da dersler arasında genelde boşluk olmadığı için, soyunma/giyinme faslıyla geçtiğini ve tüm öğrencilerin sınıfta veya tuvalette (!) giyinmek zorunda olduklarını da sanırım biliyorsunuzdur!...

Geçen yıl eski Milli Eğitim İstanbul İl Müdürü, tüm okul müdürlerine baskı yapmış, okul spor kulüpleri kurmaları için neredeyse tehdit etmişti..
Çocuklarımızın ve gençlerimizin hem beden, hem de zihin sağlığı açısından tartışılmaz yararları olan, obes ve çürük bir toplumun ortaya çıkması tehlikesinin yegane ilacı olan, üstelik ülkemizin sportif başarı oranını ve seviyesini yükseltecek Beden Eğitimi derslerinin değil haftada 1 derse sığdırılması, her gün en az 2 saatlik bir planlı kuşağa sığdırılması ve ehil ellerde yapılması sadece bir spor anlayışının değil, çağdaşlığın da bir göstergesidir.


BEDEN EĞİTİMİ ÖĞRETMENLERİNİN RUTİN (!) ÇALIŞMALARI
Beden Eğitimi Öğretmenlerinin mesaileri bitmek bilmemektedir. Beden Eğitimi derslerinin haricinde, sporcu öğrencileri tarayarak, okul takımlarını oluştururlar, lisanslarını tanzim edip çıkarırlar, takımları maça götürür, getirirler, okul saatleri sonrası, hafta sonlarında okullarının tüm branş takımlarını çalıştırırlar.

Tüm bunlar yetmiyormuş gibi, yaklaşık 5 resmi bayramdaki hazırlıklar da onların omuzlarındadır! Sadece 23 nisan ve 19 mayıs törenlerinde 2 aya yakın çabalarla gösteri gurupları hazırlarlar.



Her sene spor kulübü yönetmeliği gereğince belli bir parayı toplayarak malzeme almak zorundalar. Bu yüzden sıkça öğrencileriyle ya da öğrenci velileriyle maddi ilişki içersinde olmakta ve yıpranmaktalar! Çoğu zaman para toplayamadıklarından, çevre esnaftan ya da küçük yerlerde belediye başkanlarından, kulüp yöneticilerinden malzeme yardımı isterlerken, sanki ödünç para istiyor gibi sıkılmaktalar!”

Örneğin, bir voleybol, basketbol, hentbol takımı için en az 15-20 aday öğrenciye ihtiyaç olduğunu varsayacak olursak, okullarında farklı yaş gruplarında ve sınıf türlerinde bu öğrencileri, ailelerinden de izin alarak bir araya getirmek, antrenman saatlerini ayarlarken tüm öğrencilerle görüşüp dershanesinin, özel dersinin ya da etüt saatinin, sınavının olmadığı bir zamana denk gelmesine dikkat etmek gibi zor denklemleri halletmek de onların rutin vazifeleri arasında yer almakta!...
Yani anlayacağınız onlar gönülden harcadıkları sınırsız mesai ile, sarf ettikleri emek, ve yandıkları spor aşkıyla elleri öpülesi birer kahramandırlar!...



BAKANLIĞA BİR BAKAR MISINIZ?
Gençlik ve Spor Müdürlüğü gibi hantal ve Sporun önündeki en büyük engel dağ gibi dururken, Olimpiyatlarda başarısızlığın faturasını Beden Eğitimi Öğretmenlerine kesen “Çok Bilmişler”e bir çift sözüm var!

Beden Eğitimi Bölümlerini bitirip, mesleğe ilk adımını atmak isteyen yaklaşık 15.000 insana Beden Eğitimi dersinin kuşa çevrildiğini ve Beden Eğitimi Öğretmeni olabilmenin artık mucizelere bağlı olduğunu MEB bana makul sebepleriyle anlatabilirler mi acaba?

MEB, gençlerimizi kötü alışkanlıklardan nasıl uzaklaştırayım diye düşünürken gençlerimize nasıl bir kötülük yaptığının farkında mı?
MEB, obeziteyi nasıl önleyebilirim diye sözde projeler üretmeye çalışırken, Beden Eğitimi Öğretmenlerinin derslerini azaltarak esas kendisinin obez bir gençlik yaratmakta olduğunun bilincinde mi?


MEB’İN BULMACA AÇIKLAMASI
Bu arada, Milli Eğitim Bakanlığı krize neden olan Beden Eğitimi dersinin azaltılmayıp, aksine artırıldığını iddia etti. Ancak uygulamayı protestoya hazırlanan öğretmenler bu açıklamayı yanıltıcı bulmaktalar.

Milliyet gazetesinde “Bedende büyük isyan” başlığı ile yayınlanan ve Beden Eğitimi öğretmenlerinin uygulamayı protesto etmek için Türkiye çapında büyük bir eyleme hazırlandığını belirten haber üzerine MEB ders saatleriyle ilgili bir açıklama yaptı.



Kamuoyunun yanlış bilgilendirildiğini savunan MEB açıklamasına gelin bir kez daha buradan göz atalım;
“14.07.2005 tarihli Milli Eğitim Bakanlığı Ortaöğretim Kurumları Haftalık Ders Çizelgesinde Beden Eğitim Dersi sadece 9. sınıflarda haftada 2 saat olarak yer almaktaydı. Ancak 11.09.2009 tarihinde onaylanarak uygulamaya konulan Milli Eğitim Bakanlığı Ortaöğretim Kurumları Haftalık Ders Çizelgesinde, Beden Eğitimi Dersi 9. sınıfta haftada 2 olarak yer almaya devam ederken, 10. 11. ve 12. sınıflara da haftada 1’er saat olmak üzere ders konulmuştur. Yeni düzenlemeyle birlikte en az üç şubeli bir ortaöğretim okulunda 6 saat olan Beden Eğitim Dersi, 18 saate çıkarılmıştır. Dolayısıyla gündeme getirilen iddiaların aksine, Beden Eğitimi Dersi öğretmenlerinin haftalık ders saatleri azaltılmamış aksine üç kat artırılmıştır. Kamuoyuna saygı ile duyurulur...”

Hepsinin toplamı 15 saat yapıyor..
MEB nasıl 18 buldu pek anlayabilmiş değilim?
En Önemlisi Okul İdaresi Beden Eğitimi seçerse bunlar olacak!
Yani öğrenciler, Resim, Müzik ve Beden Eğitiminden birisini seçecek? Bir de bu üç ders öğretmeninin durumunu düşünün? Öğrenciler ne derse desin, her şey Müdüriyete bağlı olacak?

Ayrıca eski sisteme göre de, okullarda toplam 24 saat Beden Eğitimi dersi yapılırken, MEB’in bu açıklaması sadece mizahi bir değer taşımakta!


SPOR ETKİNLİĞİ DERSİNE GİRMEK, BEDEN EĞİTİMİ ÖĞRETMENLERİNE YASAK!
Bu başlık bir kabare topluluğunun oynadığı bir skeç konusu değil!

MEB 2007 yılında İlköğretim Okullarında Beden Eğitimi dersini 6, 7, 8. sınıflarda zorunlu ders statüsüyle 1 derse (40 dakika) indirdi. (Talim Terbiye Kurulu Başkanlığının 07/07/2009 Tarihli Ve 80 Sayılı Kararı)
Seçmeli olarak da (Bu seçimi Öğretmenler Kurulu yapar) 2 ders saati seçilebilir ama Türkiye'de bunu yapan Okul var mı bilemiyorum?
MEB’in ders saatlerini arttırdığı, 3 saat seçilebilir açıklaması tamamen bir aldatmaca.
Daha geçen yıl Medya okur/yazarlığı dersi seçmeli olduğu halde zorunlu olarak okutulmalı diye genelge gönderilmişti. Ayrıca, bir de Bilgisayar dersi seçmeli olunca “Spor Etkinliği” maalesef seçilmiyor, seçilemiyor...
Pişkin Müdür ve idareciler de haftada 6 saat derse girme zorunlulukları olduğu için kendi girebilecekleri dersleri seçmek için öğretmenlere baskı yapmaktalar!

Bu yılda yeni bir yönetmelikle 4 ve 5 sınıflarda “Seçmeli” seçilen “Spor etkinliği dersi”ne “Beden Eğitimi Öğretmeni Giremez!” diyor..
Şaka gibi değil mi?...

Geçenlerde Müfettişlerin bir okulda 6, 7 ve 8. sınıflarda seçilen “Spor Etkinliği” dersine “Beden Eğitimi Öğretmenine vermeyin idareciler girsin!” şeklinde müdüre talimat verdiği kulağıma geldi? O anı yaşayan, yani şahit olan Beden Eğitimi Öğretmeni dokunsan ağlayacak durumdaydı. Bakar mısınız cürete!

MEB, bence ipin ucunu kaçırmış durumdadır! Liselerde de ders saatini 1 saate indirerek bu yıl en büyük icraatını (!) yapmıştır! Ne kadar övünürlerse övünsünler az kalır!
Gösterilen tepkiye yaptığı basın açıklaması ise tamamen Levent Kırca üstada konu olacak (!) niteliktedir? Sanırım MEB, bırakınız ülkemizde eğitimi yönetmeyi, kendisini bile ifade edecek bir bilgi ve tecrübe birikimine sahip değil!...

Musluğun başındaki bir yetkilinin, daha liselerde kaç şube olduğunu dahi bilmediğini bizzat gördüm!...

ORTAK AKIL TOPLANTISI
16-18 Temmuz 2009 tarihleri arasında İstanbul Grand Cevahir Otel'de GSGM ve MEB üst düzey yöneticileri ile 81 il müdürlerinin katıldığı "Ortak Akıl Toplantısı"nın “SONUÇ BİLDİRGESİ”nin esas kararı aşağıya çıkarılmıştır.

Yorumu sizlere bırakıyorum;

45. Spor Kültürünün yaygınlaşması uzun dönemli spor politikalarının oluşturulabilmesi için mevcut Beden Eğitimi Ders saatlerinin yetersiz olduğu Çalıştay’da yapılan oturumlarda ortaya konulmuştur. AB komisyon raporlarında yer aldığı üzere her yıl 400 bini aşkın çocuk obesite tehdidi altındadır. Bu durum da beden eğitimi ders saatlerinin artırılması gerekliliğinin altını çizmektedir. Dünyada da örnekleri olmakla ve uygulama güçlükleri bilinmekle beraber temel eğitim okullarında bir yarım günün “Spor ve Kültürel Etkinlikler”e ayrılması, uzun soluklu bir spor politikasında MEB ile GSGM’nin koordinasyonunda varılması gereken bir hedef olarak görülmelidir. Beden Eğitimi Ders saatlerinin mevcut halinden (1 saat) hareketle revize edilerek zorunlu Beden Eğitimi ders saatlerinin artırılması spor kültürünün tabana yayılmasını sağlamak adına yararlı olacaktır.



46. Spor Kültürünün bir yaşam biçimi olarak kavratılabilmesi adına ülke spor politikasının okul öncesini de kavrayacak biçimde oluşturulması bir zorunluluk olarak ortaya çıkmaktadır. Hem performans sporcuları yetiştirmek noktasında, hem de sporu tabana yaymada atılacak bu adım spor politikasında uzun soluklu ve olumlu etkiler getirecektir. Tam da bu nedenle özel bir müfredatla okul öncesi ve ilköğretim 1, 2 ve 3. sınıflarda da beden eğitimi derslerinin beden eğitimi öğretmenleri tarafından verilmesi, küçük yaşta spor kültürünün aşılanması ve olası performans sporcularının daha çocuk yaşlarda kendini gösterebilmesi adına önemlidir.

BEDEN EĞİTİMİ ÖĞRETMENLERİ ANKARA’DA..
Beden Eğitimi Öğretmenleri 17 Ekim'de Ankara’da toplanıp, basın açıklamasında bulunacaklar!

Bu Türkiye’de çarpık eğitimin düzeltilmesi, sporumuzun temellerinin daha sağlamlaştırılması yönünden büyük önem taşımaktadır!
Umarım Başta Başbakan ve MEB olmak üzere sporu sözde yöneten teşkilatlarda derin uykularından uyandıracak, bir şeyler öğrenmelerini sağlayacakları bir ders olur!

Haklı davalarında her zaman cefakar Beden Eğitimi Öğretmenlerimizin yanlarında olacağım..
Bu böyle biline..

Konuya ilişkin düşünce ve yorumlarınızı bekliyoruz..

Yorum: Hasan Uğur Epirden)

Şifreli Yazı-2  

Posted by basketçi


Şifreli yazıları ikiledik, aslında 2 değil 3 olmalıydı. İlk önce NBA maçlarını uydudan izlerken bir anda şifreye gömüldük ne yazık ki. TBL maçları da geçen sezon şifreli kanala transfer olunca seyir zevkimiz kaçmıştı. Geçen sezon Teko-SA Türkiye Kupası maçları hiçbir kanaldan yayımlanmayınca bizlerden çok Tekno-SA bu işe bozulmuştu. Federasyon bu yıl kupa maçları için yine lig maçlarını yayınlayan sistemin benzeri bir kuruluş ile anlaşmaya vardı. Yani artık kupada şifreli,  normal anten ile düz uydu ile maçları izlemek imkânsız. Maç izlemek için dijital kanal platformlarına üye olmak gerekiyor.
            Maçları izleyemiyoruz ama haberleri yakından takip ediyoruz.
            Efes Pilsen; Baldwin’in takımı Kepez’e kaybetti. Öncelikle Kepez takımının başına mükemmel bir koç getirdi. Takımın eski koçunun takımdan ayrılırken yaptığı açıklama sonrasında takımın başına yerli bir isim getirmek zaten imkânsızdı. Kepez’in kucağına konulan bu bombadan Çetin Yılmaz gibi efsane bir koç dahi kaçmayı yeğlemişti.
"Bir imza yetkisi nedeniyle girdiğim sıkıntı sürecinde özellikle meslektaşlarımın hiçbir ahlaka sığmayan ve benim yanımda olmaları gerekirken akbaba gibi daha ilk günden benim yerime geçme çabaları, beni derinden etkiledi" diyen Üner; Kepez Belediyesinin yerli bir koçla çalışma şansını ortadan kaldırmıştı zaten.
            Efes Pilsen’in kadrosunda sadece ve sadece 4 tane yerli oyuncu var. 4 oyuncunun ikisi de oyun kurucu olarak aynı mevkide oynuyor. Efes acilen paraya kıyıp yerli oyuncu transfer etmeli. Ermal Kuqo maliyetinin yüksekliğine bakılmaksızın alınmalı,  hatta Ermal ile yetinmeyip başka yerli isimlerle de anlaşılmalı. Yoksa Ufuk Sarıca ve Alper Yılmaz’ı sahaya sürmek zorunda kalacaklar.
_Ömer AŞIK_
            Turnuva da istatistiklere bakıyorum da, Ömer Aşık Avrupa şampiyonasında kaldığı yerden devam ediyor. Böyle faul atmaya devam ederse çok yakında sıradanlaşır. Onun oyununun önüne geçemeyen tüm rakipleri faul yapıp onu çizgiye mahkum ederler. Euro Leage düzeyinde hele hiç acımazlar.
_TRT Şifreyi Kırdı_
TRT İspanya ligi ACB’yi ekranlarımıza taşıyor. Avrupa’nın en iyi ligini evimizden izlemek mükemmel bir keyif olacak. İlk olarak kupa maçlarını ekrana getirdiler. Barca-Real Madrid finali enfesti. Tempo bir saniye dahi düşmedi, NBA play off maçlarından bile kaliteli bir maç izledik. Aynı Real gerçi aynı kaliteyi Mehmet Okur’un süper oynadığı Utah Jazz’a karşı sergileyemedi ama final maçının temposu eşsizdi.
Pablo Prigioni maçın sonuna imza attı. Sen Euro Leage tarihinin en uzun süre top kaybetmeyen oyuncusu ol; sonra maç içinde yaptığın top kayıpları yetmezmiş gibi gel bir de son topu rakibe hediye et. Arjantinliye bu tango hiç yakışmadı.
Bu arada geçen sezon Mersin de harikalar yaratan Chris Lofton’u da TRT sayesinde İspanyol liginde izleyebileceğiz.
_TÜBAD_
Banvit Tübad turnuvasını izledim ve Banvit’i çok beğendim. Nihayet Tab Baldwin sonrası akıllı, göze hoş gelen, mücadele eden bir Banvit görebildik. Ene Banvit’e çok yakıştı. Galatasaray ile anılan ama Banvit’e giden Orhun Ene kendisi için de en doğru seçimi yapmış görünüyor. Galatasaray demişken iki söz etmeden geçmeyelim:
Bu sezon takımı hemen her mevkide gençleştiren Galatasaray koçu, sadece Hüseyin Beşok’un açığını kapatamamış görünüyor. Okan Çevik takımı gençleştirdi ama Hüseyin Beşok’un boşluğunu ne Eren Beyaz doldurabilir nede gündemdeki Fatih Solak doldurabilir. Tabii Fatih’in taliplisi çok, Fenerbahçe Ülker, Beşiktaş Cola Turca hatta Efes Pilsen’in dahi isimleri geçiyor.
Galatasaray bir an önce Hüseyin Beşok ayarında bir uzun almalı yoksa bu sezon ilk 5 sıranın gerisinde kalacak.
İlker KESER

ŞİFRELİ YAZI
Bu yıl basketbol için değişik bir yıl olacak. Basketbol severler; yıllar önce Euro Leage maçlarında Cine 5’in Süper Spor’u ile kısa bir tecrübe yaşadığı şifreyle tam anlamı ile tanışmış oldular. Kişisel fikrim ülke basketbolumuzun henüz şifre olayına hazır olmadığı yönünde. Basketbol henüz geniş kitlelerin seyir zevkine girmediği için bu girişim geri tepebilir. Üstelik basketbol liglerimiz de yer alan takımların bir çoğu müessese takımı, geride kalan ekiplerinde nerdeyse tümü sponsor ön isimli. Maçların şifreli kanaldan yayınlanması neticesinde yeteri kadar reklâmını yapamayacağını düşünen takımlar yavaş yavaş ligimizden ellerini ayaklarını çekip iyice futbola kayabilirler. Yayın gelirlerini arttıralım derken iyiden iyiye yerleşen sponsor sisteminden olmayalım.
Ligimizde tam 6 tane müessese takımı mevcut:
Türk Telekom-Efes Pilsen-Banvit-Aliağa Petkim-Oyak Renault-Erdemir
 7 ekibin sponsoru var:
Galatasaray Cafe Crown-Fenerbahçe Ülker-Darüşşafaka Cooper Tires-Pınar Karşıyaka-Mutlu Akü Selçuk Üniversitesi-Beşiktaş Cola Turka-Casa Ted Kolejliler
          Geriye 3 takım kalıyor onlarda belediye takımı:
            Mersin Büyük Şehir Belediyesi-Antalya Büyükşehir Belediyesi-Kepez Belediyesi
Belediye takımları da bir nevi reklâm amaçlı kurulmuş takımlar çünkü hepsi güney temsilcisi ve bu iki ilimizin konaklamadaki yatak sayısı nerdeyse ülkenin geri kalanına eşit durumda.
(Takımlar ligdeki sıralamaya göre yazılmıştır.)
Bu uygulamanın etkisini ileriki yıllarda daha iyi göreceğiz ancak Efes Pilsen Euro Leage maçlarını açık kanaldan yayınlatarak bu konuya bakış açısını herkese belli etmiş durumda.
Ülkemizde basketbolun sıçrama yaptığı dönemlere kısaca bir göz atarsak karşımıza hep televizyon yayınları çıkıyor. Ben basketbolumuzu 3 ayrı kuşağa ayırıyorum.
1.      Kuşak Beyaz Gölge kuşağı
TRT ekranlarında yayınlanan efsane dizi ülkemizin bir anlamda basketbol ile tanışmasını sağlamış ve bu günlerin temelini atmıştır. Bu kuşak Yugoslavya’yı yenip Balkan Şampiyonu olan Efe Aydanlardan başlayıp Koraç Kupasını kazanan Tamer Oyguçlara kadar herkesi etkilemiştir.
2.      Kuşak ise Efes Pilsen’in Avrupa da fırtına gibi esip iki final oynadığı ve bizi gururlandırdığı, yaş olarak bizim dönemimiz. O zamanlar hatırlıyorum da antrenman saatlerimiz bile Efes Pilsen’in Avrupa maçlarına göre ayarlanırdı.
Koç bize Perşembe akşamı şu saatte antrenman var dediğinde tüm takım itiraz eder ve hocam o saatte Efes Pilsen’in maçı var derdik. Hocada yapma ya der ve antrenman saatini ona göre ayarlardı.
            79 jenerasyonu yani Kerem Tunçeriler, Hidayet Türkoğulları, Mehmet Okurlar vs. böyle ortaya çıktılar.
3.      Kuşak ise 2001 Avrupa şampiyonasında oynadığımız final’in yarattığı etki ile yaşanan patlamadan oluşan 87 jenerasyonu. Cenk Akyollar, Semih Erdenler, Oğuz Savaşlar vs. bu dönemin neticesinde ortaya çıktılar.
Tabiî ki hem 79 hem de 87 jenerasyonu, 2001 ve 2010 şampiyonalarını göz önüne alınıp federasyon tarafından özel bir ilgi gösterilerek, o dönemlere verilen ağırlık neticesinde bu oyuncular kendilerini geliştirdiler ama dikkatli bakacak olursak her 3 dönemde de basketbolun televizyondan izlenme oranının en üst seviyelerde olduğunu görürüz.
            Beyaz Gölge efsanesi günümüze kadar ulaşmış durumda, Efes Pilsen’in maçlarından sonra tüm okul hatta tüm öğretmenlerimiz bunu konuşurlardı, basketbola ilgimi bilen herkes bir şekilde Efes Pilsen maçlarını heyecanla benimle tartışmaya çalışırlardı. 2001 sonrası tüm çocuklar bir anda 12 Dev Adamdan biri olma hayali ile yaşıyorlardı. O dönemde yaptığımız basketbol okullarına rekor katılım oluyordu, seans yetiştiremiyorduk.
            Bütün bunlar başarı ile beraber televizyonun katkısı ile evlerimize ulaşıyordu. Elbette ki başarı olmadığı sürece ortada izlenebilir bir şey olamaz ama bu haliyle başarıda gelse birçok kimsenin haberi dahi olmayacak.


                                                                         İLKER KESER
                                                                     http://ilkerkeser.blogspot.com/

VİVA ESPANA  

Posted by basketçi


Şampiyon İspanya basketbol arenasında tıpkı bir matadorun duruşu kadar kendinden emin ukala, snob bir hava ile rakiplerini adeta mızrakladı. İspanya tıpkı turnuva öncesi yazımda yazdığım gibi zaten mutlak favoriydi ancak Sırplara ve biz bahtsız Türklere karşı aldıkları mağlubiyetler; Eurobasket’e heyecan ve heves getirdi. Diğer takımlar acaba diyerek iştahlanırken, İspanya da kendi kendisine acaba diyerek ipleri bir kademe daha sıkması ile oynadığı basketbolun kalitesini direncini yükseltti.
Son dünya şampiyonu ve olimpiyat finalisti İspanya, daha önce yüzüp yüzüp kuyruğuna geldiği kursağında kalan Eurobasket şampiyonluğuna bu kez ulaşmayı başardı. Aslında turnuva öncesi verilere baktığımız zaman belki de tek şampiyon adayıydı İspanya. Çünkü son yıllarda organize edilen tüm şampiyonalara göz attığımızda kadrosunda en fazla yıldızı barındıran, daha doğrusu tam kadro eksiksiz ve en iyi oyuncuları ile şampiyonalara ve oyunlara katılan takımlar hep şampiyon olmuştu.
Son Avrupa şampiyonu Rusya, NBA All Star uzunlarını dahi kadroya almayanlara inat takımı bile olmayan uzunlarını takıma almaktan çekinmemiş ve tüm yıldızlarını aynı anda sahaya sürmüşlerdi. Monya bu turnuvada öne çıkan en iyi Rus skorer olurken 2007’de Krilenko ve Khryapa’nın gerisinde kalmıştı. Bir tek Jr Holden’n eksikliği dahi Rusya’yı şampiyonluktan ederdi ama onlar kadrodan daha doğrusu kaliteden taviz vermeyip şampiyon olmuşlardı.
Yunanistan 2005 Eurobasket şampiyonu olurken, sert basketbollarını derin ve yıldızlarla dolu kadrolarına borçluydular. Bu turnuvada Spaunolis tek başına cebelleşirken şampiyon 2005 kadrosunda Diamantidis ve Papanikolau gibi yıldızlarla sahneyi paylaşmak zorunda kalıyordu.
Amerika Birleşik Devletleri bile Kobe Braynt ve Jason Kidd gibi liderler olmadan Atina da ve Japonya da Lebron, Wade, Carmelo, Howard ile alını göremediler. Ne zaman en iyi kadro ile gittiler, muhteşem İspanya dahi onların karşısında duramadı.
İspanyollar da doğru anahtarı ceplerine koymuşlar, koçlarını değiştiriyorlar ama takımlarını değiştirmiyorlar. Herreros basketbolu bırakıncaya kadar milli takımda yer alıyor, İbrahim Kutluay gibi bir kenara atılmıyor mesela. Sakatlık olmadığı sürece her turnuvaya en iyi ve yıldız oyuncuları ile katılıyorlar. Aslında yalan söyledim çünkü sakatlık olsa da katılıyor bu adamlar. Garbajose dünya kupasında oynayabilmek için sakat ayağına aldırmadan NBA kariyerini hiçe sayarak parkede yerini aldı, Gasol kulübünün karşı çıkmasına rağmen sakatlığı henüz iyileşmeden 2009’a geldi.
Yıldız oyuncular ile oynamanın semeresini de Olimpiyatlarda final oynayıp, Dünya ve Avrupa şampiyonu olarak fazlası ile alıyorlar. İspanya elinde çok elit bir gurup olduğunu gayet iyi biliyor o yüzden bu gurubu asla bozmuyor. Hocayı bozuyor yani değiştiriyor ama kadroyu hep koruyor.
Oyuncular artık o kadar tecrübeli ve kenetlenmiş ki, var olan ve doğabilecek aksaklıkları daha turnuva devam ederken kendi aralarında çözebiliyorlar. Biz daha 2005 yılındaki Mirsad-Okur kavgasını çözemedik, 2006 Dünya kupasında hocası ile arası açılan Kaya Peker’in olayını çözemedik, matadorlar çok kısa sürede Ricky Rubio’nun verimsizliğini tereyağından kıl çeker gibi çözdüler.
Teknik-taktik-kondisyon hiçbirisine değinmeye gerek. Yıldızı olmayan bir turnuvaya bu kadar çok yıldızın ile gelirsen zaten şampiyon olursun.


İLKER KESER

Tanjevic Güncesi  

Posted by basketçi


Tanjevic’i geçmiş dönemlerdeki takımlarına baktığımda, yaşım itibarı ile üç kez Koraç kupasında final oynayan Stefanel Milano takımından hatırlıyorum. Usta koçu Milano ekibinin başında ilk gördüğümde; devamlı bağırıp çağıran, oyuncularını her an azarlayan fırçalayan sanki hiçbir şeyden memnun değilmiş gibi tavırlar sergileyen bir yapı içerisinde görmüştüm.
Takımın yıldız oyuncularından Fucka , Bodiroga ve Gentile gibi yıldız oyuncuların altyapısını kendi vermişti. Dolayısıyla bu oyunculara istediği gibi hükmedebiliyor ve en küçük hatalarında dahi sanki bıçak yemiş gibi titreyip yaralı aslan gibi üzerlerine kükrüyordu. Yalnız Warren Kid gibi değerli bir Amerikalı oyuncuyu da çocuk gibi azarlayınca bir yerde bir kopukluk oluyordu ve 3 kez üst üste gelinen finalde biride Efes Pilsen’e olmak üzere başlar önde 2.lig madalyası ile sahadan ayrılmak zorunda kalıyorlardı. Tanjevic’in en büyük başarısı ise İtalya ile yaşanılan Avrupa Şampiyonluğudur…
İtalya milli takımında da yine Fucka ,Meneghin gibi oyuncuları etkisi altına alıp De Pol gibi Mian gibi sınırlı kapasitede olup milli takıma belki de başka bir çalıştırıcının asla almayacağı oyuncular ile başarıya gitmişti. Tanjeviç; 3 numara pozisyonun da, daha önce nerdeyse hiç milli olmamış 2,02 boyundaki Alessandro De Pol ile rakiplerine fark yaratmıştı ve bu oyuncu üzerinde devamlı bilindik baskısını kurarak ona hep:
—Seni ben milli yaptım ve bu takıma aldım, sende benim dediklerimi harfiyen yap.
Mesajını veriyordu. De Pol’a bu mesajı verirken deli dolu guardı Pozecco’yu takıma almayarak bakın De Pol gibi bir adam milli takımda ama Pozecco yok mesajını da aynı anda diğer oyuncularına ileterek takımın tek bir patronu olduğunu da yine açıkça oyuncularına iletiyordu. (Bu arada Pozecco’nun Recalti döneminde de 2001 Avrupa şampiyonası için milli takıma alınmadığını belirtelim ama aynı Pozecco Amerika’ya gelenin ve de gidenin vurduğu dönemlerde Galanda ile beraber iyi bir tokat attığını da ekleyelim). Usta koç, Pozeco gibi üst düzey bir oyuncuyu kurban ederek Bonora gibi kısıtlı yeteneklere sahip bir oyuncuya oyun kuruculuğu teslim etmişti.
Bu arada söz De Pol’den açılmışken bir antrparantez açalım; De Pol gerçek anlamda İtalya milli takımının en önemli oyuncularından birisi idi, Tanjeviç 12 Dev Adam’ın başına geçtiği andan itibaren her an De Pol gibi bir adam aradı. Hatırlayın ilk geldiği dönem de o zaman Darüşafaka da oynayan şimdiki Beşiktaşlı oyuncu Cevher Özer 2004 yılında Amerika ile oynanan ilk maçta ilk beş oyuncusu olarak maça başlamıştı. Japonya’daki dünya kupasında Kerem Gönlüm’ü zaman zaman o mevkide oynarken gördük, 2009 Avrupa Şampiyonası elemelerinde ise Efes Pilsen’in (Daçka) genç oyuncusu Barış Hersek’i bu mevkide kullanarak genç oyuncudan yeni bir De Pol yaratmaya çalışmıştı.
Tanjevic üstadın beğenmediğim iki takıntısı var. Birinci olarak nitelikli, sorumluluk almayı seven oyun kurucuyu; ikinci olarak da pota altında topu alıp bire bir oynayabilen gerektiğinde sırtı potaya dönük oynayabilen, gerektiğinde yüzü dönük top kullanabilen uzunu sevmemesi. Gelişmiş basketbol ülkelerinde hangi koça yâda yöneticiye sorsanız takımı oyun kurucu ile uzunun etrafında toplar ama Tanjevic bu iki önemli noktada lider ruhlu skor atan oyuncu sevmiyor. Oyun kurucu son derece düz olmalı, sadece topu getirsin ve hızlıca çevirsin. Boş kalınca da ceza üçlüğü atabilsin istiyor. Uzunun yapması gereken ise çok daha basit; İki pota arasını hızlı koşsun, blok yapsın, her iki pota altında da ribaunt alsın ve onun dışında topa mümkün mertebe elini sürmesin.

_OYUN KURUCU_

Nitekim uzun bir süre milli takımdan ayrı kalan Kerem Tunçeri en son oynadığımız 2009 Avrupa Şampiyonası eleme maçlarından önce sıkıca tembihlenmiş olacak ki, hem Beşiktaş’ta alıştığımız hem de Real Madrid’de zaman zaman gördüğümüz skorer kimliği bir yana gözünün ucuyla dahi potaya bakamadı. 2001 Avrupa Şampiyonasından bu yana milli Takımda Kerem Tunçeri’yi hep eleştirdik ve milli takım için yetersiz olduğunu gözlemledik. Gün geldi Tanjeviç Kerem’i milli takıma almayınca oh nihayet ondan kurtulduk diyenlerimiz bile oldu ama bir de baktık ki Kerem’in yerine alınan 3 oyun kurucunun toplamı bir tane Kerem Tunçeri etmedi. Ender Aslan savruk oyunu ile çoğu zaman bizi kesen iki ucu keskin bıçak gibi bir o yana bir yana savruldu durdu. Hakan’ın zaten ne milli takımda nede Fenerbahçe Ülker’de oynarken ne yaptığını anlayan olmadı, çok ümitli olduğumuz Engin Atsür’ün ise dış şut katkısından başka bir yararını göremedik maalesef. Aslında Engin saf bir oyun kurucu değil, olsa olsa Serkan Erdoğan yâda Murat Kaya tarzı bir oyun bekleyebiliriz ondan ama onlar kadar saha içerisinde enerjik ve saldırgan değil.
Her takım oyun kurucusu kadar konuşur sözüne göre bizim milli takımımız hem sağır hem dilsiz. Federasyon’un Tanjevic’ten önceki en büyük yanlışlığı 2001’den beri oyun kurucu eksikliğine rağmen halen bir yabancıyı devşirip oyun kurucu açığını kapatamamış olmasıdır.
Ruslar bile Amerikalıyı Rus yaptılar. Slovenler Ariel Mc Donald’ı milli takımların da oynattılar (2001'de bizi yenen takımın oyun kurucusu idi) Gürcüler eski Ülker’li Shammond Williams’ı oynatıyorlar. İsrailliler yıllardır bu işi yapıyorlar David Sharp her daim milli takımda. Ruslar Amerikalı oyun kurucu ile şampiyon oldular biz ise evimizde elde ettiğimiz 2.lik ile yetinmek zorunda kaldık. 2009 öncesi Lofton veya Solomon mutlaka devşirilip milli takıma kazandırılmalı.

_MEHMET OKUR_

NBA de üzerinden setler oynanan bir oyuncuyu biz milli takımımıza alıyoruz ve üzerinden tek bir set dahi oynatmadan hatta potaya sırtı dönük rakibi ile birebir bırakıp tek bir pozisyon dahi hazırlamadan Okur’dan verim almaya çalışıyoruz. Herhalde dünya basketbolundaki rakiplerimiz bu anlayışa şapka çıkartıyorlardır. Milli takım koçumuz yıldızlara inanmadığını ve kişiye özel sistem hazırlayamayacaklarını söylüyor ama Mehmet Okur her seferinde halkı tarafından Nowitzki ile kıyaslandığı için asla beğenilmiyor.
Mehmet Okur dururken bakıyorum, Fatih Solak ulusal takımımızın pivotu olarak sahaya çıkıyor, adım gibi eminim ki Tanjeviç; Semih Erden ile oynamayı her zaman her yerde Mehmet Okur’la oynamaya tercih eder çünkü Semih Erden’i basmakalıba sokabilirsin ama Mehmet Okur çok özeldir. Mehmet Okur’la oynayabilmek için modern basketbol bilginiz en üst düzeyde olmalıdır. Özellikle sahada oyuncularına attığı fırçaları düşünün: Semih Erden’e bağırmak kolaydır çünkü onu milli takımda ilk kez siz oynatmışsınızdır (Dream Team ile oynana hazırlık maçları) ve daha gençtir ama Mehmet Okur’a bağırmak her pozisyonda onu haşlamak nerdeyse imkânsızdır.
2007 Avrupa Şampiyonasında koskoca All Star oyuncuya tek bir oyun seti dahi hazırlamadan Mehmet Okur’dan Semih gibi sıradan oyuncu statüsünde iki pota arasında gidip gidip gelmesini anca ribaunt alırsa dönüp oynamasını talep ediyordu usta koç. Mehmet Okur’un skor da etkisizliğini gören seyirciler de:
Dirk Nowitzki her maç harikalar yaratıyor bizimkiler sayı dahi atamıyorlar diye dev oyuncuya yükleniyorlardı. Ahali ne bilsin Alman milli takımının her hücumu Nowitzki üzerinden yaptığını ama bizim milli takımda yıldız oyuncu diye bir ayrımın olmadığını ve Okur’un üzerinden oynanan tek bir setin dahi bulunmadığını! Televizyon karşısına binde bir oturup basketbol izleyen vatandaşımız bunu nerden bilsin.
Mehmet Okur bütün bu olumsuzluklardan etkilenerek ortaya sakatlık balonu uçurup milli takım formasını terletmekten kaçındı geçen yaz. 2009 Avrupa Şampiyonasında forma giymesi hem Mehmet Okur’un hem de ülkemizin yararına olacaktır.
Fatih Solak, Semih Erden, Ermal Kurtoğlu, Kerem Gönlüm, Oğuz Savaş, Kaya Peker gibi isimler çok değerli oyuncular ve mücadeleye dayalı oyunu asla bırakmayan hep ribaunt kovalayan dahası kariyerleri boyunca az süreler almaya ve süre paylaşmaya alışmış oyuncular ile her zaman dünya altıncılıkları alabiliriz elemelerde ortalığı silip süpürebiliriz ama asla şampiyon olamayız. Şampiyonluk büyük oyuncular ile kazanılır, evet bu isimler olmadan ve hâlihazırda sergiledikleri performanslarını sergilemezlerse de şampiyonluk kazanılamaz ama Mehmet Okur gibi fark yaratan oyuncular olmaz ise madalya sadece hayal olur.
Mehmet Okur’u milli takım forması altında da; 40 dakika süre alıp tıpkı Utah’ta bu yıl başardığı gibi 43 sayı atmasını, 9 ribaunt almasını canı yürekten istiyorum. Eğer yeterli fırsat tanınırsa bunu yapabileceğini düşünüyorum. 2009 Avrupa Şampiyonasında Hidayet Türkoğlu ile birlikte bizi şampiyonluğa götüreceklerine adım gibi eminim. Yeter ki onlara yıldız gibi oynama şansı verilsin.
_Tanjevic’in Tercihleri_
Koç Tanjevic ülkemize ayak bastığı andan itibaren yaptığı tercihler ile kamuoyunun genelinde hep eleştirildi. Solomon geçen iki sezonda taraftarın adeta sevgilisiydi ve bu takımın bel kemiğini temsil ediyordu. Tanjevic bu sezonun başında Solomon’u tıpkı İbrahim Kutluay gibi istemedi. Aslında kulüp basketbolunda bir koç herhangi bir oyuncuyu istemeyebilir çünkü yerine sınırsız alternatif şansınız olabilir ancak gelen oyuncu giden oyuncunun ayarında olmalıdır ki takım içindeki dinamikler yerinden oynamasın. Fenerbahçe Ülker geçen seneki sistemi ile oynamasına rağmen Euro Leage’de geçen yılın çok uzağında kaldı. Solomon’un ayrılması ile takım sadece liderini değil sıkıntılı maçlarda winner özelliğini öne çıkartıp takımı maçın içerisinde tutan adamını da kaybetmişti.
Sene başında Solomon’un yerine gelen oyun kurucu gerek fiziksel özelliklerinden gerekse daha önce hedefleri bu kadar yüksek bir takımda yer almamış olmasından doğan zorluklarla uğraşmaktan takımın yükünü sırtlamaya fırsat bulamadı. Günümüz basketbolunda oyun kurucuların boyları 1,94 civarı olduğu için karşısında Marques Green’i gören herkeste şut atma iştahı kabardı. Her önüne gelen Marques Green’in üzerinden şut attığı gibi kritik anlarda rakibin üstünden şut atma gibi bir olasılığınızda ortadan kalkmış oluyor. Aslında Tanjevic bunu sene başında çok iyi hesaplayıp bu açığı Gricek ile kapatmayı düşünmüştü ancak evdeki hesap çarşıya uymadı maalesef ve Gricek sakatlandı. İşte tam da bu noktada bir başka Tanjevic kaynaklı tercih hatası gözler önüne serildi.
Usta koç; İbrahim Kutluay’ın takıma dönmesine izin vermeyerek takımı hem lidersiz bırakmış hem de Gricek’den faydalanamadığı dönemlerde onu aratmayacak olan bir oyuncuyu da kaybetmiş oldu. Gricek ve Devin Smith iyi oyuncular ancak lider ruhlu değiller, skor artıyorlar ama içlerinde takımı sürükleme gibi bir güdü yok. Oysaki bu güdü İbrahim Kutluay da fazlasıyla vardı. Gricek ve Devin Smith’i bir kenara bırakırsak bu işi yapabilecek iki kişi daha göze çarpıyor ancak bunlardan Damir Mrsıc oldukça yaşlı Emir Preldzic ise oldukça genç. Keşke sene başında Aziz Yıldırım daha önce Damir Mrsıc olayında olduğu gibi İbrahim Kutluay’ında arkasında dursaydı ama eski defterler çok kalın olduğu için bunu göz ardı etti. Sezon başında Solomon’un takımdan ayrılması bir nevi kendi tercihiydi çünkü ya Bogdan Tanjevic ya ben diyerek kapıları kendisi kapatmıştı ama İbrahim Kutluay bu formayı giymeye oldukça hevesliydi.
Benetton Pittis’i, Real Madrid Hereros’u, Zalgiris Sabonis’i basketbolu bıraktıkları zamana kadar kadrolarında tutarak simge isimlerine vefa göstermişken en az 3 yıl daha oynayabilecek kapasitesi olan Kutluay’a kulübü her koşulda sahip çıkmalıydı.
Koç Tanjevic ülkemizde kaldığı sürece yaptığı tercihler hep tartışılacak gibi;
*Mehmet Okur yerine Semih Erden’in milli takımda el üstünde tutulması.
* Milli takıma yıllarını vermiş milli takım forması giyerken sakatlanarak kariyerini sekteye uğratmış olan Hüseyin Beşok’u Fransa ligi (Pro A) MVP’si olduğu dönemde bile milli takıma almaması onun yerine Fatih Solak’ı alması. (2010 yılında yaşlı olacağı için milli takıma alınmayan Hüseyin Beşok en son oynanan Fenerbahçe Ülker-Galatasaray Cafe Crown maçında 23 sayı atarak takımını zafere ulaştırmıştı.)
*Kerem Tunçeri’yi Ömer Onan’la beraber çok önemli turnuvalar da kadroya almadı, özellikle en formda olduğu İspanya döneminde İspanya da Real Madrid’in salonunda oynanan maçlara Kerem Tunçeri yerine Hakan Demirel’i tercih etmesi. Yaşlı diye milli takıma alınmayan Kerem Tunçeri’nin yerine milli takımda ilk 5 oynayan Hakan Demirel Fenerhaçe Ülker’e gelince rotasyonda 37 yaşındaki Damir Mrsıc’in dahi gerisinde kalacaktı. Yine aynı sebepten milli takıma alınmayan Ömer Onan, Fenerbahçe Ülker’in Tanjevic ile ilk şampiyonluğunda sahada en fazla kalan 2. oyuncu olacaktı.
*Tutku Açık gibi saha görüşü, pas yeteneği, oyun okuması ve takımı oynatmadaki becerisi üst düzey olan bir oyun kurucunun yerine Ender Aslan da ısrar etmesi.
*Hüseyin’den vazgeçtik Ömer Aşık sakatlanana kadar 2010 da takımın belki de bel kemiklerinden birisi olacak olan Oğuz Savaş’ın şampiyona kadrolarına girememesi ama Fatih Solak’ın dünya kupası oynaması.
*Emir ile Vidmar’ı büyük paralar ile alarak Sloven milli takımına ve Sloven basketboluna yatırım yapmaktansa; genç Slovenlerin işgal ettikleri yabancı kadrolara sağlam hazır transferler yaparak olası Final Four’lardan takımını mahrum etmesi.(Genç Slovenlerin sözleşmeleri bana göre çok kısa. Eğer beklenen patlamayı yaparlarsa ki Emir bunu biraz gösterdi, bunun verimini ya NBA yâda Avrupa’nın dev kulüpleri alacak )
*Milli takımda yıldız oyuncu tanımam diyerek Mehmet Okur’a tek set dahi hazırlanmazken Fenerbahçe Ülker’in tüm hücumlarında Solomon 14-15 saniye top ile oynayarak takımına 2 şampiyonluk kazandırması.
Bu ve benzeri tercihleri ile Tanjevic her zaman tartışılacak gibi görünüyor.

_2009 Avrupa Şampiyonası_

2006 Dünya Şampiyonası’nda ve 2009 Avrupa Şampiyonası elemelerinde mücadele eden kadrolar ile kamuoyunu tatmin eden basketbolu ortaya koyabiliriz ama ülke olarak bizim gözden kaçırdığımız bir ayrıntı var. Önemli olan ortaya konan bu basketbolu en baştan yani 2005 yılından itibaren sayacak olursak Hüseyin Beşok’lu, Mirsad Türkcan’lı, Kerem Tunçeri’li, İbrahim Kutluay’lı, Ömer Onan’lı, Kaya Peker’li, Oğuz Savaş’lı, Serkan Erdoğan’lı, Mehmet Okur’lu kadrolarla oynayabilmek Çünkü yıldız isimler olmadan şampiyonluk sadece hayaldir. Yunanistan, İspanya, Rusya, Arjantin ve Amerika gibi ülkeler son yıllarda şampiyonlukları aralarında bölüşürlerken hep olabilecek en iyi kadroları ile turnuvalara katıldılar. Hatta Amerika bile en iyi kadrosu ile gelmediği olimpiyatlardan ve dünya kupasından şampiyonluk göremeden ayrıldı. Ne zaman ki Lebron, Kobe, Kidd bir araya geldi şampiyonlukta beraberinde geldi.
Önümüzde 2009 Avrupa Şampiyonası var, herkese sormak lazım. Japonya’daki veya eleme gurubundaki takımın herhangidir organizasyonda şampiyonluk şansı var mıdır?
Biz Tanjeviç’in bu oyun tarzı ile ve bu oyuncu seçimleri ile Dünya şampiyonasında olduğu gibi 6.lıklar 4.lükler alabiliriz ama asla şampiyon olamayız. Son Avrupa şampiyonu Rusya yıldızları ile şampiyon oldu, son olimpiyat şampiyonu Amerika yıldızları ile şampiyon oldu, Son dünya şampiyonu İspanya yıldızları ile şampiyon oldu, Arjantin yıldızları ile Atina’da olimpiyatlarda şampiyon oluyordu. Biz ise dünyanın gıpta ile baktığı yıldızlarımıza yaşlı olduğu veya sisteme uymadığı gerekçeleri ile sırt çeviriyoruz. Benim bildiğim bir takım bir turnuvaya girerken elindeki en iyi oyuncular ile gitmek ister, bundan 4-5 yıl sonra yapılacak bir turnuvayı düşünerek hazırdaki turnuvadan vazgeçilmez. Allahtan 2010 yılına da az kaldı, bakalım o masal nasıl sonuçlanacak. Herhalde Tanjeviç şimdiden 2010 yılında NBA’ de lokavt olması için, İspanyolların takım halinde zehirlenmeleri için (Allah korusun), Ginobili’nin ve Jasikevicyus’un milli takımlarını bırakmaları için dua etmeye başlamıştır.
Tanjevic’in ülkemiz de göreve başladığı ilk gün ağzından çıkan 2010 yılana sadece 1 yıl kaldı. Göreve başladığı günden bu yana yatırım yaptığı isimler de artık iyice piştiler ve hep milli takıma alınmadığı için eleştirilen isimler artık yavaş yavaş yaşlanmaya veya formdan düşmeye başladılar. Şimdi Tanjevic üstadın hasat zamanının geldiğini düşünüyorum, 2009 Avrupa Şampiyonası kafalardaki soruların tamamen aydınlanacağı bir turnuva olacak. Eğer 2009’u şampiyon olarak kapatırsak 2003 Avrupa Şampiyonası’ndan bu yana aldığımız her türlü kötü sonuca değecektir ama burada da başarısız olursak( ki kürsü dışında her sonuç bana göre başarısızlık olur), altın jenerasyon olarak tanımlanan 79 kuşağımıza yapılan onca yatırımın yok olması bir yana 2010 masalı ile kaybolan 2005 ve 2007 ile beraber 2009 da alacağımız olası madalyadan yoksun kalmamızın daha doğrusu bu madalyalarımızın çalınmış olmasının hesabını birilerinin vermesi gerekecek.


İlker KESER

3-SAYI DERGİSİ EYLÜL SAYISI  

Posted by basketçi


EUROBASKET 2009 POLAND

Avrupa’nın en iyi 16 takımının katılacağı Eurobasket 2009, başta NBA yıldızları olmak üzere birçok yıldızından mahrum kalarak ancak kalitesinden hiçbir taviz vermeden start alıyor. Son yılların en istikrarlı takımı İspanya, her devrin takımı Litvanya, Efes WC’ın şampiyonu Hırvatistan turnuvanın madalya adayları arasında ön plana çıkıyor.
Avrupa şampiyonaları; yıldız oyuncuların vitrine çıktığı, yeni yıldız adaylarının doğduğu turnuvalar olmuştur. Şampiyon takımların oyun sistemi, kulüp takımlarına esin kaynağı olmuştur. Kulüp takımları; Yunanistan kadar sert oynamayı, Litvanya kadar hızlı oynamayı, Yugoslavya kadar şutör olmayı kendilerine hedef koymuşlardır.
2001 yılından bu yana düzenlenen tüm Avrupa ve Dünya Şampiyonaları ile Olimpiyatların her daim favorisi İspanya yine en büyük madalya adayı. Sakat olduğu ve turnuva da yer almayacağı açıklanan Pau Gasol’un da takımda forma giyebilecek olması İspanya için büyük bir avantaj. Gasol olmadan dahi çok güçlü olan İspanyollar Gasol’un yer almadığı final maçında Amerika gibi bir devi deviren Yunanistan’ı yenmeyi becerebilmişti. Fakat Gasol öyle bir oyuncu ki varlığı ile İspanyolların gücünü en azgın boğaların dahi korku ile bakacakları seviyelere çıkartıyor. Gasol’un yanında yer alan küçük! Gasol bu yıl NBA’de çok muhteşem bir sezon geçirdi, NBA’den Barca’ya kesin dönüş yapan Navarro hala takımın en etkili ikinci silahı konumunda. Engellenemez deliciliğine şutunu da eklediği an rakip savunmalara kâbus gibi çöken Navarro bir madalya daha takabilmek için elinden geleni yapacaktır. Garbajosa tipindeki basketbolcular parkelere çok az düşerler. İtalyan Galanda örneğinde olduğu gibi; yüzüne baktığın anda seni korkutmazlar çünkü hızlı değillerdir. Sıçrayamazlar, blokla uzaktan yakından ilgilenmezler, smaçla işleri dahi olmaz, kuvvet yönünden zayıflardır ancak maç sonunda bir bakarsınız şutları ile pasları ile belki de yerinden dahi kımıldamadan zekâları ile sizi bitirmişlerdir. İnanmayan başta Yannakis olmak üzere tüm yunan takımına sorabilir.
İspanyol takımı sanki yeteri kadar iyi değilmiş gibi, kadrosunda Cabezas, Rudy Fernandez, Raul Lopez, Alex Mumbru, Felipe Reyes ve Berni Rodriguez gibi isimler yokmuş gibi bir de karşımıza Ricky Rubio çıktı. Rubio Avrupa ve hatta NBA seviyesinde oyun kurucular çıkartmasına rağmen İspanyol basketbolunda en çok ihtiyaç duyulan mevkiye cuk diye oturdu.
Derin ve tecrübeli kadrosu ve turnuva oynama alışkanlıkları ile İspanyollar bir kez daha şampiyon olursa hiç kimse şaşırmaz herhalde.
Litvanya’ya birazdan 12 Dev Adam’ın gurubunu incelerken değineceğim ama Jasmin Represa takımın başına geçtiğinden beri yıldız oyuncuların toplandığı bir topluluktan takım hüviyetine doğru emin adımlarla giden Hırvatistan’dan bahsetmemek oldukça ayıp olur diye düşünüyorum.
Efes Pilsen World Cup’ın şampiyonu Eurobasket’in de şampiyonu olabilir mi?
Hırvat takımına baktığımız zaman İspanya örneğinde olduğu gibi çok üst düzey oyuncular göremiyoruz belki ama her mevki için kaliteli en az 3 oyuncu görebiliyoruz. Her takımın oyun kurucusu kadar konuştuğu devler arenasında; Ukic, Planinic ve Popovic gibi çok değişik meziyetlere sahip, ayrı ayrı canınızı yakacak apayrı zehirler taşıyan 3 farklı etkili oyun kurucuya sahipler.
Pota altında en son sahaya girmesini beklediğiniz Prkacin’i durdurmanız için basketbol sahasının tozunu epey bir yalamış olmanız gerekir. Aksi takdirde sizi bir maçın içinde 3-5 kez bakkala yollayabilir. Damir Markota bu yıl kadroda yok ama gerçek bir 5 numara olan Mario Kasun, Krešimir Loncar, Marko Banic, Sandro Nicevic ve Maccabi efsanesi Nikola Vujicic takımın etkili uzunları. İyi bir takımın olmasını istiyorsan oyun kurucun ve pivotun çok etkili oyunculardan oluşuyor olmalı tezi birçok kez doğru çıkmıştır. Hırvatistan bu tezi bir kez daha haklı çıkartabilir. (Birileri bu tezden Tanjevic’i de haberdar etmeli)
Hırvat takımının diğer elemanlarına baktığımız zaman üst düzey olmayan ama görevini eksiksiz yapan takım oyunu içerisinde inanılmaz efektif olan başta Davor Kus, Marin Rozic ve Marko Tomas gibi oyuncuları görüyoruz. Bu oyuncular da Hırvatların çok önemli bir takım olmalarını sağlıyor.
Gelelim benim sürpriz takımıma:

_ÇAKMA NBA TAKIMI_

Fransa takımı hemen her mevkide inanılmaz derecede atlet, güçlü, kuvvetli oyunculara sahip bir ekip. Son yıllarda Fransa ulusal takımında seyir eylediğimiz üzere, Fransa basketbolu giderek Amerikan basketboluna doğru koşar adımlarla ilerliyor. Fakat atladıkları bir nokta var; Amerikan basketbolunda dahi yeni oyuncular için yapılan; şut antrenmanı yerine sıçrama antrenmanı, top sürme yerine sadece crossover çalışması, beyni geliştirme yerine de sürekli vücutlarını geliştirdikleri eleştirilen konuların başında geliyor. Avrupalı oyuncular basketbol bilgilerini fundamentallarını geliştirirken Amerikalı oyuncular oyunu hızlı koşmadan ve sıçramadan ibaret olduğunu zannettikleri için uluslararası turnuvalardan son yıllarda hezimet ile ayrılıyorlar.
Yıllar önce baktığımız da Fransız takımları hep disiplin ile oynayan basketbolu iyi bilen, Yann Bonato, Gadou kardeşler, Rigadueau, Sciarra, Julian, Foirest hatta Weis gibi beyaz oyuncuların yanında önce Risacher,Jim Bilba sonrada Alain Digbeu (Air France), Moustapha Sonko gibi oyuncuları gördüğümde aklıma hep ‘’Fransa da zenci çok neden basketbol oynamıyorlar? Çok başarılı olurlar’’ diye kendi kendime sorar dururdum.
Sonra Pietrus kardeşlerin ortaya çıkması ve ilk olarak 2001 Avrupa şampiyonasında Ankara da izlediğim Tony Parker’ın katılımı ile Fransızlar yavaş yavaş eski basketbollarını bırakıp takıma katılan Tariq Abdul-Wahad, Boris Diaw, Jerome Moiso , Ronny Turiaf, Mamoutou Diarra, Mickael Gelabale, Johan Petro, , Yakhouba Diawara, Tariq Kirksay, Joseph Gomis gibi zenci basketbolcuların çoğalması ile Amerikanvari bir basketbol oynamaya başladılar.
Bu değişimi yaparken çok önemli bir şeyi atladılar; Eğer doğuştan gelen ırksal özelliklerini Avrupa basketbolu ile birleştirebilselerdi bugün uluslararası turnuvaların hepsinin en önemli favorisi Fransızlar olurdu. Düşünsenize Amerikalılar gibi fizikli,kaslı,hızlı,koşan,sıçrayan,Avrupalı gibi şut atan,savunma yapan,ikili ,üçlü oyunları,alan savunmasını yapabilen bir takım herkesin korkulu rüyası olurdu.Şimdi ise bu halleri ile Amerikalılar bile yenilirken onları kimse hesaba katmıyor.
Fransa takımı, sahada sanki bir NBA takımı olmaya çalışan ama anca ‘’çakma NBA takımı’’ olabilecek bir takım izlenimi yaratıyordu bende. Ancak Tony Parker faktörünü ön plana çıkartarak bu yıl Fransızların bir patlama yapmasını ve en kötü ilk 4 içerisinde yer almasını bekliyorum.

12 DEV ADAM ARTIK MADALYA ALMALI

12 Dev adam Tanjevic ile 3. Avrupa Şampiyonasına gidiyor. Ülke olarak artık Tanjevic’den madalya bekliyoruz. 2005 ve 2007 yıllarında yaşanan hayal kırıklıklarına artık tahammülümüz yok. Madalya dışında alınan her türlü sonuç başarısızlık olarak kabul edilecektir çünkü 2005 ve 2007 yıllarındaki sonuçlar hep 2010 Dünya Şampiyonasına hazırlık olarak gösterilmiş ve kamuoyu 2010 ile avutulmuştu. Şimdi 2010 yılına sadece bir yıl kala Dünya Kupası için en iyi mesajı verme vakti gelmiştir. 2009 da Polonya da alınacak madalya bizi 2010 hedefinin sahiciliğine götürecektir ancak tarih tekerrür ederse 2010’a bir adım kala 1 senede hiçbir şeyin değişmeyeceğini herkes görecektir.
Efes Pilsen World Cup turnuvasında ve İngiltere de oynanan GameOn Basketbol Turnuvası'nda çok rahat bir şekilde gördük ki takımımız şut sokamıyor, uzunlarımız pota altında çok zayıflar dahası adam dahi kovalayamıyorlar. Milli takımımızın Reşat Güney’den Hüsnü Çakırgil’e, Harun Erdenay’dan Ufuk Sarıca’ya, İbrahim Kutluay’dan Serkan Erdoğan’a uzanan şutör takım hüviyeti bu takım ile yıkıldığını gördük oyun kurucularımız Kerem ve Ender’in dış şut yetersizliği şutör guard olarak oynayan Ömer Onan’a fazlasıyla yük bindirmiş durumda. Kariyeri boyunca çok kritik şutlar sokan ancak asla yukarıda ismi sayılan şutörler kapsamına dahil olmayan Ömer Onan tek başına bu işi omuzlamaya çalışıyor.
Tanjevic özellikle 4 numarada Kerem Gönlüm’ün eksikliğinden yakınıyor ancak Kerem’in yerine hala milli takıma Mehmet Okur, Kaya Peker veya Ermal Kurtoğlu gibi isimlerden takviye alınmıyor. Sorun mevcut kadro üzerinden çözülmeye çalışılıyor. Semih bu görev için hazırlanıyor umarım Semih savunma zaaflarını yenerek bu bölgede milli takımımızı rahatlatır.
Milli takımımızın gurubunda bulunan diğer takımlara baktığımızda Polonya, Litvanya ve Bulgaristan’ı görüyoruz.
Polonya ile İngiltere de GameON turnuvasında oynadık hiçte fena bir takım değil. Evinde seyircisi önünde oynayacağımız düşünürsek işimizin kolay olmayacağını düşünüyorum. Gortat gelirse al başına belayı. Gortat olmadan dahi leh uzunlar bizi oldukça zor durumda bırakmışlardı. Lampe ve Wojcik’in bizim pamuk şekeri sertliğinde olan ve ayaklarını çekemeyen uzunlarımız Ömer Aşık, Semih Erden ve Oğuz Savaş’a problem yaşatacakları kesin ancak takım halinde kalite olarak Polonya milli takımının çok üzerinde olduğumuz kesin.
Bulgaristan ise çok önemli bir atak yaparak takımın başına Pini Gershon’u getirdi. Bulgarlar Videnov, Ivanov kardeşler, Mledenov, Avramov ve Evtimov gibi önemli isimlere sahipler. Çok etkili dış şut tehdidine sahipler. Eğer Bulgarlar millilerimize karşı coşarsa ve biz onlara cevap veremeyip 3 sayılık atışlarda isabet kaydedemezsek oldukça sıkıntı yaşarız.
-LİTVANYA-
Litvanya ümit milli takımıyla bile gelse sistemi ile her turnuvanın madalya adayıdır. Litvanya milli takımının son yıllardaki en önemli parçaları Jasikevicius, Majauskas ve Siskauskas milli takım kadrosunda yer almıyor ancak Lavrinovic ikizleri, Petravicius ve Javtokas uzun rotasyonu ile bizim belki de en zayıf ve tecrübesiz kaldığımız pozisyonda gözümüzü korkutuyorlar. Linas Kleiza ve Simas Jasaitis skorer oyuncular olarak ön olana çıkacaklarını düşünüyorum. Her iki oyuncuda daha önceki yıllarda kadroda olmalarına rağmen ön plana çıkamamışlar ve genelde benchden gelmişlerdi ancak şimdi onlar için ön plana çıkma vakti.
Litvanya’nın hiç zorlanmadan gurubu her türlü 1. bitireceğini düşünüyorum. Milli takımımız kendisinden daha zayıf ve tecrübesiz olan Polonya’ya ve Bulgaristan’a üstünlük kurmasını ve en kötü 2. olarak çıkmasını bekliyorum.

Tüm kalbimiz ve gönlümüz milli takımımız ile beraber, umarım bütün ülkeyi sevince boğacak bir başarı ile yurda döneceğiz.

İLKER KESER
basketci14@gmail.com

3-SAYI DERGİSİ HAZİRAN SAYISI  

Posted by basketçi


Efes Pilsen'i Kim Şampiyon Yaptı?

Efes Pilsen şampiyon oldu olmasına ama sanki Efes Pilsen bu ülkede ilk kez şampiyon oluyormuş gibi her kafadan bir ses çıkmaya başladı.
Biz de kendi kendimize sorduk Efes Pilsen’i kim şampiyon yaptı?
*Hakemler mi?
*Federasyon mu?
*Tanjevic mi?
*Ataman mı?
Kural gayet basit, bu basit kuralı en basit şekilde anlatmak gerekirse; Top oyuna sokulmadan önce faul yapılırsa cezası iki atış ve kenardır. Maçın başhakemi Fatih Söylemezoğlu sadece ve sadece kuralı uygulayarak aslında Fenerbahçe Ülkerli oyuncuların ekmeğine yağ sürmüş oldu. Bu faul ile oyuncular maçı biz kaybetmedik hakemler yüzünden kaybettik mesajını çok net bir şekilde sahada yaptıkları itirazlarla herkese gösterdiler. Mirsad ve Ömer Onan itirazlarını o kadar abarttılar ki adeta son maçta yaşanan tarifi imkânsız cehaletin fitilini ateşlediler. Tecrübeli hakem üzerine gelen her oyuncuya kural böyle diye açıklamalarda bulundukça oyuncular daha da şiddetlendiler. Hele Mirsad olayı iyice abartıp kendisine teknik faul aldırtıncaya kadar uğraştı. Bu hareketleri başka bir maçta yapsa kesin ceza alacak olan Mirsad Türkcan bir sonraki maçta sahada hazır kıta yerini almıştı. Aslında federasyonun ceza kurulu en doğrusunu yaptı. Çünkü eğer Mirsad da hakem masasını şuursuzca tekmeleyip ettiği galiz küfürler ağzından okunan Rasim Başak gibi ceza alsaydı, taraftarlar bu kez Mirsad’ı mahsus cezalandırdılar deyip olayların boyutunu arttıracaklardı. Mirsad Türkcan’a ceza verilmemesi yöneticileri bir bahaneden yoksun bırakmış oldu.
Sahada yaşanan olayların izahı dahi mümkün değil. Herkes Fenerbahçe Ülker’e rekor bir ceza beklerken. Sadece 5 maç ceza geldi. Türkiye bu olayın benzerini 1993 yılında Aris maçında yaşamıştı. Şanssızlık ne yazık ki yine Efes’i bulmuş ve o maçtan sonra Aris’e iki yıl ceza verilmiş ancak sonra ceza bir yıla indirilmişti. Fenerbahçe Ülker’e bir yıl ceza tabiî ki çok ağır olurdu ama en azından bir masadan daha kıymetlisiniz mesajı Efes Pilsen camiasına verilebilirdi.
Rasim Başak küfür edip hakem masasını tekmelediği için 6 maç ceza aldı, Fenerbahçe Ülker seyircisi ise Efes Pilsenlilere küfür edip tekmeledikleri için 5 maç ceza aldı. Demek ki masa Efes Pilsen’den daha kıymetliymiş.
Aslında seri de sadece bir tribün olayı olmadı. Belki birçoğunuzun gözünden kaçtı ama Fenerbahçe Ülker taraftarlarının kendi aralarında etmiş gibi gözüken hadiseye dikkat edenler olmuştur.
O kavga aslında taraftarlar arasında değildi. Fenerbahçe Ülkerli sporcuların aileleri o kısımda oturuyorlardı ve kendi taraftarlarının kendi sporcularına yani anne baba olarak kendi öz evlatlarına küfür etmelerine daha fazla dayanamamalarının neticesinde o kavga çıkmıştı. Sporcuların da ilgisi doğal olarak o yöne kayınca dikkatte maç yerine tribüne doğru yol aldı.
Olaylar sahada gözükenler ile sınırlı da değildi. Eski büyük basketbolculardan Tamer Oyguç’un annesinin evi dahi yumurta yağmuruna tutuldu. Üstelik Tamer Oyguç Fenerbahçe forması dahi giymiş bir sporcuydu.
Efes Pilsen’i kim şampiyon yaptı derken şıklar arasında Tanjevic de vardı. Şimdi ne alakası diyenler olabilir ama Tanjevic ilk defa karşısında adam gibi bir kadro ve üst düzey bir koç ile karşılaşınca bilindik yöntemleri pek işe yaramadı hatta rakibin ekmeğine yağ sürdü.
İlk maç şampiyon Efes Pilsen gerçekten kazanmayı hak etmedi.
İkinci maçı Tanjevic’in takımı 40 yaşındaki oyuncunun muhteşem üçlüğü ve şansı ile kazandı.
Üçüncü maçta artık ne şansa nede kötü oyuna tahammülü olmayan taraf olan Efes Pilsen’in koçu Ataman hiç planında olmamasına rağmen alan savunmasına geçerek maç içinde fark yarattı. Tanjevic’in buna cevabı ise sürekli oyuncu değiştirmek oldu. Tanjevic Efes Pilsen’e en büyük katkıyı burada yapmaya başladı.
Solomon’un kaptırdığı bir toptan sonra koçundan küçük bir çocukmuş gibi en az 3 dakika kesintisiz fırça yemesi Solomon’u doğal olarak oyundan düşürdü. Sonrasında ne olduysa oldu, Efes önce Thorton ile mucize sayılar buldu sonra yediği fırça ile kafası maçtan giden Solomon topu Sinan’a hediye etti. Son topta Ataman 5 kısa ile sahaya çıkarak maçın uzatmaya gitmesine neden olarak hediyeye hediye ile cevap verdi. Ataman uzatma da Sinan’dan vazgeçseydi büyük hataya düşerdi. Ancak tıpkı skor üretmede çok zayıf düşen Charles’dan vazgeçmesi gibi doğru karar vererek Sinan ile devam etti.
Ataman bütün bu hamleleri yaparken Tanjevic sadece fırça atmakla ve oyuncu değiştirmekle mükellefti.
Dördüncü maçta Ataman kafasını çalıştırdı ve faul yapıp son hücumu lehine çevirdi. Tanjevic ise bunu sadece izledi ve hayatı boyunca eliyle koluyla oynamaya alışmış olan oyuncusunun gereksiz faulü ile maçı kaybetti. Efes Pilsen’in faulünden sonra Solomon faül yapalım mı diye Tanjevic’e döndü. Tanjevic’in hayır cevabından sonra Solomon’un yüzünün aldığı şekli ve sıçramasını birçoğunuz görmüşsünüzdür.
Diğer maçlar da tam anlamı ile taktik savaşı şeklinde geçti;
Ataman belki de Avrupa’nın en iyi power forvet’i olan Mirsad Türkcan pota altında her top aldığında ona yardım getirtti, Tanjevic ise oyuncu değiştirdi.
Ataman son saniye topları için bile mola harcayıp hücum seti çizerken; Tanjevic oyuncu değiştirdi.
Ataman bazen de gereksiz yere olsa dahi takımını 4 kısa ile oynattı, usta koç oyuncu değiştirdi.
Oyuna bir girip bir çıkan Fenerbahçe Ülkerli oyuncular asla ritim bulamadılar, tam ritim bulduklarında ise kendilerini kenarda buldular.
Fırça çekme işi antrenörden yöneticilere de bulaşmış. Bir tv programına katılan Fenerbahçe Ülker’in basketbol kökenli yöneticisi; programı yapanları adeta canlı yayında fırçaladı. Sunucuya dahi ne gülüyorsun ciddi bir şeyler anlatıyorum diye fırça çekti. İşin garibi programı yapanlardan çıt dahi çıkmaması oldu. Söyleyecekleri bitince de pat diye telefonu kapatıp kimseyle diyaloga girmedi. Yüzde yüz haklı olunsa dahi, hakkını arıyor olsan dahi fikirlerimizi dikte ile değil tartışarak sonuçlandırmalıyız ve tabi eleştiriye de açık olmalıyız.
Gelelim şampiyonluğu bileğinin hakkı ile kazanan hak sahiplerine.
Nihayet gelebildik ama 33 yıla nice başarılar sığdıran kulübe şampiyonluk sevinci dahi yaşatmayanlar bizi şampiyona en son değinmeye kadar getirttiler.
Efes Pilsen sezona geçmiş yılların yaralarını sararak başladı. İlk önemli hamle Ergin Ataman’ın dümene geçirilmesi oldu. İlk iş olarak kulübün boşalan içi yeniden dolduruldu. Giden oyunculardan Kaya ve Kerem geri geldi. Yerli oyuncularının zayıflığı Efes Pilsen’e son yıllarda çok kan kaybettirmişti. Sinan gibi katkı veren çok önemli bir transfer yapılmıştı. Fenerbahçe Ülker; İbrahim Kutluay, Ömer Onan ve Mirsad Türkcan gibi büyük oyuncular ile hedefe giderken Efes Pilsen kadrosundaki yerli oyuncular gittikçe dağılıyordu. Hatta yukarıda ismini verdiğimiz 3 oyuncuda Efes Pilsen forması giyiyordu bir zamanlar. Üstelik İbrahim ve Ömer takıma kaptanlık dahi yapmıştı. Hüseyin Beşok, Mirsad Türcan, Hidayet Türkoğlu, Mehmet Okur, Ender Aslan, Ermal Kurtoğlu, Kaya Peker gibi oyuncuları devamlı yurtdışına gönderiyorlar faket bu oyuncuların geri dönüşünü çeşitli nedenlerden dolayı Ender dışında bir türlü geri getiremiyorlardı. Ligde de flaş yerli transferler yapılamıyor ve yerli oyuncu rotasyonu gittikçe zayıflıyordu.
Sezon başında yapılan bu eklemeler olmasa Efes Pilsen yine finale gelirdi ancak Kaya ve Sinan olmadan Fenerbahçe Ülker’e direnemezlerdi.
Kaya adeta tek başına Fenerbahçe Ülker’in tüm uzunlarını denize döktü. Vidmar (niyeyse her maç ilk 10 dakika), Oğuz (her maç 3-5 dakika), Ömer Aşık, Semih Erden ve Mirsad Türkcan; her maç Kaya’ya çarptılar. (Final serisinin karamanı koskoca bir Avrupa şampiyonasını evinde tv’den izlerken karşısında yokları oynayanların çoğu milli takımda olacak)
Sinan geçen yaz milli takımımızın en patlayıcı en iyi savunma yapan en hareketli oyuncusuydu. Ataman kariyeri boyunca yaptığını yani gittiği takıma bildiği oyuncuları peşinden sürükleme alışkanlığını yine gösterdi ve Schumpert ve Kaya’nın yanına Sinan’ı da alarak Efes Pilsen’e getirtti. Sinan transferinden sonra Thornton transferini duyunca eyvah dedim. Çünkü bu iki oyuncu aynı tarz ve aynı işi yapan oyunculardı. Nitekim Sinan bench’in derinliklerine inerek nerdeyse kayboldu.. Sinan final serisinin 3. maçına Solomon’a yaptığı savunma ve çaldığı toplarla damgasını vurdu.
Efes Pilsen’in son şampiyonluğunda Mustafa Abi’nin Halid El Amin’e yaptığı savunma zaferi getiren en önemli unsur olmuştu. Sinan Güler tıpkı Mustafa Abi’nin Beşiktaşlı Amin’e yada Tofaş’ın şampiyonluklarında Kelepçe Alper Yılmaz’ın Naumoskiye yaptığı savunma gibi Solomon’a yapıştı ve onu sahadan sildi.
Efes Pilsen zorlu maçların sonucunda şampiyon oldu ancak, şampiyonluk mutluluğunu yaşamaları biraz süre aldı. Kendilerine kupa verecek bir başkan dahi bulamadılar, dayak yediler, küfür yediler. Türk basketbolu giderek futbol zihniyetine dönsün istemiyoruz. Küfürler doğal sayılsın, itirazlar alsın başını gitsin istemiyoruz. Benim bildiğim basketbol da itiraz eden oyuncuya hakem hemen elini kaldırması uyarısını yapar, şimdi oyuncular hakeme adeta saldırıyor her düdükten sonra eller kollar itiraz için şekilden şekle giriyor. Efes Pilsen şampiyon olmasaydı da bu görüntüleri yaşamasa mıydık?
Tahammülümüz hiç mi kalmadı?
Oyuncular ve yöneticiler ne yazık ki sahadaki davranışları ve mimikleri ile basketbol ile hiç alakası olmayan futboldan alışkanlıkları ile maçı izleyen seyirciyi fazlasıyla gerdi ve gerilimin sonuçları çok ağır oldu.
Önümüzdeki yıl umarım bütün bu yaşananlar hem güvenlik güçlerine hem sporculara hem de yöneticilere ders olur.
Son olarak milli takımımıza Avrupa Şampiyonasında başarılar diliyorum. Artık vakti gelip geçmekte olan madalyayı bu turnuvamızda boynumuzda görebilmek umuduyla…



İlker KESER
basketci14@gmail.com

3-SAYI DERGİSİ MAYIS SAYISI  

Posted by basketçi


TANJEVİÇ GÜNCESİ
Tanjevic’i geçmiş dönemlerdeki takımlarına baktığımda, yaşım itibarı ile üç kez Koraç kupasında final oynayan Stefanel Milano takımından hatırlıyorum. Usta koçu Milano ekibinin başında ilk gördüğümde; devamlı bağırıp çağıran, oyuncularını her an azarlayan fırçalayan sanki hiçbir şeyden memnun değilmiş gibi tavırlar sergileyen bir yapı içerisinde görmüştüm.
Takımın yıldız oyuncularından Fucka , Bodiroga ve Gentile gibi yıldız oyuncuların altyapısını kendi vermişti. Dolayısıyla bu oyunculara istediği gibi hükmedebiliyor ve en küçük hatalarında dahi sanki bıçak yemiş gibi titreyip yaralı aslan gibi üzerlerine kükrüyordu. Yalnız Warren Kid gibi değerli bir Amerikalı oyuncuyu da çocuk gibi azarlayınca bir yerde bir kopukluk oluyordu ve 3 kez üst üste gelinen finalde biride Efes Pilsen’e olmak üzere başlar önde 2.lig madalyası ile sahadan ayrılmak zorunda kalıyorlardı. Tanjevic’in en büyük başarısı ise İtalya ile yaşanılan Avrupa Şampiyonluğudur…
İtalya milli takımında da yine Fucka ,Meneghin gibi oyuncuları etkisi altına alıp De Pol gibi Mian gibi sınırlı kapasitede olup milli takıma belki de başka bir çalıştırıcının asla almayacağı oyuncular ile başarıya gitmişti. Tanjeviç; 3 numara pozisyonun da, daha önce nerdeyse hiç milli olmamış 2,02 boyundaki Alessandro De Pol ile rakiplerine fark yaratmıştı ve bu oyuncu üzerinde devamlı bilindik baskısını kurarak ona hep:
—Seni ben milli yaptım ve bu takıma aldım, sende benim dediklerimi harfiyen yap.
Mesajını veriyordu. De Pol’a bu mesajı verirken deli dolu guardı Pozecco’yu takıma almayarak bakın De Pol gibi bir adam milli takımda ama Pozecco yok mesajını da aynı anda diğer oyuncularına ileterek takımın tek bir patronu olduğunu da yine açıkça oyuncularına iletiyordu. (Bu arada Pozecco’nun Recalti döneminde de 2001 Avrupa şampiyonası için milli takıma alınmadığını belirtelim ama aynı Pozecco Amerika’ya gelenin ve de gidenin vurduğu dönemlerde Galanda ile beraber iyi bir tokat attığını da ekleyelim). Usta koç, Pozeco gibi üst düzey bir oyuncuyu kurban ederek Bonora gibi kısıtlı yeteneklere sahip bir oyuncuya oyun kuruculuğu teslim etmişti.
Bu arada söz De Pol’den açılmışken bir antrparantez açalım; De Pol gerçek anlamda İtalya milli takımının en önemli oyuncularından birisi idi, Tanjeviç 12 Dev Adam’ın başına geçtiği andan itibaren her an De Pol gibi bir adam aradı. Hatırlayın ilk geldiği dönem de o zaman Darüşafaka da oynayan şimdiki Beşiktaşlı oyuncu Cevher Özer 2004 yılında Amerika ile oynanan ilk maçta ilk beş oyuncusu olarak maça başlamıştı. Japonya’daki dünya kupasında Kerem Gönlüm’ü zaman zaman o mevkide oynarken gördük, 2009 Avrupa Şampiyonası elemelerinde ise Efes Pilsen’in (Daçka) genç oyuncusu Barış Hersek’i bu mevkide kullanarak genç oyuncudan yeni bir De Pol yaratmaya çalışmıştı.
Tanjevic üstadın beğenmediğim iki takıntısı var. Birinci olarak nitelikli, sorumluluk almayı seven oyun kurucuyu; ikinci olarak da pota altında topu alıp bire bir oynayabilen gerektiğinde sırtı potaya dönük oynayabilen, gerektiğinde yüzü dönük top kullanabilen uzunu sevmemesi. Gelişmiş basketbol ülkelerinde hangi koça yâda yöneticiye sorsanız takımı oyun kurucu ile uzunun etrafında toplar ama Tanjevic bu iki önemli noktada lider ruhlu skor atan oyuncu sevmiyor. Oyun kurucu son derece düz olmalı, sadece topu getirsin ve hızlıca çevirsin. Boş kalınca da ceza üçlüğü atabilsin istiyor. Uzunun yapması gereken ise çok daha basit; İki pota arasını hızlı koşsun, blok yapsın, her iki pota altında da ribaunt alsın ve onun dışında topa mümkün mertebe elini sürmesin.

_OYUN KURUCU_

Nitekim uzun bir süre milli takımdan ayrı kalan Kerem Tunçeri en son oynadığımız 2009 Avrupa Şampiyonası eleme maçlarından önce sıkıca tembihlenmiş olacak ki, hem Beşiktaş’ta alıştığımız hem de Real Madrid’de zaman zaman gördüğümüz skorer kimliği bir yana gözünün ucuyla dahi potaya bakamadı. 2001 Avrupa Şampiyonasından bu yana milli Takımda Kerem Tunçeri’yi hep eleştirdik ve milli takım için yetersiz olduğunu gözlemledik. Gün geldi Tanjeviç Kerem’i milli takıma almayınca oh nihayet ondan kurtulduk diyenlerimiz bile oldu ama bir de baktık ki Kerem’in yerine alınan 3 oyun kurucunun toplamı bir tane Kerem Tunçeri etmedi. Ender Aslan savruk oyunu ile çoğu zaman bizi kesen iki ucu keskin bıçak gibi bir o yana bir yana savruldu durdu. Hakan’ın zaten ne milli takımda nede Fenerbahçe Ülker’de oynarken ne yaptığını anlayan olmadı, çok ümitli olduğumuz Engin Atsür’ün ise dış şut katkısından başka bir yararını göremedik maalesef. Aslında Engin saf bir oyun kurucu değil, olsa olsa Serkan Erdoğan yâda Murat Kaya tarzı bir oyun bekleyebiliriz ondan ama onlar kadar saha içerisinde enerjik ve saldırgan değil.
Her takım oyun kurucusu kadar konuşur sözüne göre bizim milli takımımız hem sağır hem dilsiz. Federasyon’un Tanjevic’ten önceki en büyük yanlışlığı 2001’den beri oyun kurucu eksikliğine rağmen halen bir yabancıyı devşirip oyun kurucu açığını kapatamamış olmasıdır.
Ruslar bile Amerikalıyı Rus yaptılar. Slovenler Ariel Mc Donald’ı milli takımların da oynattılar (2001'de bizi yenen takımın oyun kurucusu idi) Gürcüler eski Ülker’li Shammond Williams’ı oynatıyorlar. İsrailliler yıllardır bu işi yapıyorlar David Sharp her daim milli takımda. Ruslar Amerikalı oyun kurucu ile şampiyon oldular biz ise evimizde elde ettiğimiz 2.lik ile yetinmek zorunda kaldık. 2009 öncesi Lofton veya Solomon mutlaka devşirilip milli takıma kazandırılmalı.

_MEHMET OKUR_

NBA de üzerinden setler oynanan bir oyuncuyu biz milli takımımıza alıyoruz ve üzerinden tek bir set dahi oynatmadan hatta potaya sırtı dönük rakibi ile birebir bırakıp tek bir pozisyon dahi hazırlamadan Okur’dan verim almaya çalışıyoruz. Herhalde dünya basketbolundaki rakiplerimiz bu anlayışa şapka çıkartıyorlardır. Milli takım koçumuz yıldızlara inanmadığını ve kişiye özel sistem hazırlayamayacaklarını söylüyor ama Mehmet Okur her seferinde halkı tarafından Nowitzki ile kıyaslandığı için asla beğenilmiyor.
Mehmet Okur dururken bakıyorum, Fatih Solak ulusal takımımızın pivotu olarak sahaya çıkıyor, adım gibi eminim ki Tanjeviç; Semih Erden ile oynamayı her zaman her yerde Mehmet Okur’la oynamaya tercih eder çünkü Semih Erden’i basmakalıba sokabilirsin ama Mehmet Okur çok özeldir. Mehmet Okur’la oynayabilmek için modern basketbol bilginiz en üst düzeyde olmalıdır. Özellikle sahada oyuncularına attığı fırçaları düşünün: Semih Erden’e bağırmak kolaydır çünkü onu milli takımda ilk kez siz oynatmışsınızdır (Dream Team ile oynana hazırlık maçları) ve daha gençtir ama Mehmet Okur’a bağırmak her pozisyonda onu haşlamak nerdeyse imkânsızdır.
2007 Avrupa Şampiyonasında koskoca All Star oyuncuya tek bir oyun seti dahi hazırlamadan Mehmet Okur’dan Semih gibi sıradan oyuncu statüsünde iki pota arasında gidip gidip gelmesini anca ribaunt alırsa dönüp oynamasını talep ediyordu usta koç. Mehmet Okur’un skor da etkisizliğini gören seyirciler de:
Dirk Nowitzki her maç harikalar yaratıyor bizimkiler sayı dahi atamıyorlar diye dev oyuncuya yükleniyorlardı. Ahali ne bilsin Alman milli takımının her hücumu Nowitzki üzerinden yaptığını ama bizim milli takımda yıldız oyuncu diye bir ayrımın olmadığını ve Okur’un üzerinden oynanan tek bir setin dahi bulunmadığını! Televizyon karşısına binde bir oturup basketbol izleyen vatandaşımız bunu nerden bilsin.
Mehmet Okur bütün bu olumsuzluklardan etkilenerek ortaya sakatlık balonu uçurup milli takım formasını terletmekten kaçındı geçen yaz. 2009 Avrupa Şampiyonasında forma giymesi hem Mehmet Okur’un hem de ülkemizin yararına olacaktır.
Fatih Solak, Semih Erden, Ermal Kurtoğlu, Kerem Gönlüm, Oğuz Savaş, Kaya Peker gibi isimler çok değerli oyuncular ve mücadeleye dayalı oyunu asla bırakmayan hep ribaunt kovalayan dahası kariyerleri boyunca az süreler almaya ve süre paylaşmaya alışmış oyuncular ile her zaman dünya altıncılıkları alabiliriz elemelerde ortalığı silip süpürebiliriz ama asla şampiyon olamayız. Şampiyonluk büyük oyuncular ile kazanılır, evet bu isimler olmadan ve hâlihazırda sergiledikleri performanslarını sergilemezlerse de şampiyonluk kazanılamaz ama Mehmet Okur gibi fark yaratan oyuncular olmaz ise madalya sadece hayal olur.
Mehmet Okur’u milli takım forması altında da; 40 dakika süre alıp tıpkı Utah’ta bu yıl başardığı gibi 43 sayı atmasını, 9 ribaunt almasını canı yürekten istiyorum. Eğer yeterli fırsat tanınırsa bunu yapabileceğini düşünüyorum. 2009 Avrupa Şampiyonasında Hidayet Türkoğlu ile birlikte bizi şampiyonluğa götüreceklerine adım gibi eminim. Yeter ki onlara yıldız gibi oynama şansı verilsin.
_Tanjevic’in Tercihleri_
Koç Tanjevic ülkemize ayak bastığı andan itibaren yaptığı tercihler ile kamuoyunun genelinde hep eleştirildi. Solomon geçen iki sezonda taraftarın adeta sevgilisiydi ve bu takımın bel kemiğini temsil ediyordu. Tanjevic bu sezonun başında Solomon’u tıpkı İbrahim Kutluay gibi istemedi. Aslında kulüp basketbolunda bir koç herhangi bir oyuncuyu istemeyebilir çünkü yerine sınırsız alternatif şansınız olabilir ancak gelen oyuncu giden oyuncunun ayarında olmalıdır ki takım içindeki dinamikler yerinden oynamasın. Fenerbahçe Ülker geçen seneki sistemi ile oynamasına rağmen Euro Leage’de geçen yılın çok uzağında kaldı. Solomon’un ayrılması ile takım sadece liderini değil sıkıntılı maçlarda winner özelliğini öne çıkartıp takımı maçın içerisinde tutan adamını da kaybetmişti.
Sene başında Solomon’un yerine gelen oyun kurucu gerek fiziksel özelliklerinden gerekse daha önce hedefleri bu kadar yüksek bir takımda yer almamış olmasından doğan zorluklarla uğraşmaktan takımın yükünü sırtlamaya fırsat bulamadı. Günümüz basketbolunda oyun kurucuların boyları 1,94 civarı olduğu için karşısında Marques Green’i gören herkeste şut atma iştahı kabardı. Her önüne gelen Marques Green’in üzerinden şut attığı gibi kritik anlarda rakibin üstünden şut atma gibi bir olasılığınızda ortadan kalkmış oluyor. Aslında Tanjevic bunu sene başında çok iyi hesaplayıp bu açığı Gricek ile kapatmayı düşünmüştü ancak evdeki hesap çarşıya uymadı maalesef ve Gricek sakatlandı. İşte tam da bu noktada bir başka Tanjevic kaynaklı tercih hatası gözler önüne serildi.
Usta koç; İbrahim Kutluay’ın takıma dönmesine izin vermeyerek takımı hem lidersiz bırakmış hem de Gricek’den faydalanamadığı dönemlerde onu aratmayacak olan bir oyuncuyu da kaybetmiş oldu. Gricek ve Devin Smith iyi oyuncular ancak lider ruhlu değiller, skor artıyorlar ama içlerinde takımı sürükleme gibi bir güdü yok. Oysaki bu güdü İbrahim Kutluay da fazlasıyla vardı. Gricek ve Devin Smith’i bir kenara bırakırsak bu işi yapabilecek iki kişi daha göze çarpıyor ancak bunlardan Damir Mrsıc oldukça yaşlı Emir Preldzic ise oldukça genç. Keşke sene başında Aziz Yıldırım daha önce Damir Mrsıc olayında olduğu gibi İbrahim Kutluay’ında arkasında dursaydı ama eski defterler çok kalın olduğu için bunu göz ardı etti. Sezon başında Solomon’un takımdan ayrılması bir nevi kendi tercihiydi çünkü ya Bogdan Tanjevic ya ben diyerek kapıları kendisi kapatmıştı ama İbrahim Kutluay bu formayı giymeye oldukça hevesliydi.
Benetton Pittis’i, Real Madrid Hereros’u, Zalgiris Sabonis’i basketbolu bıraktıkları zamana kadar kadrolarında tutarak simge isimlerine vefa göstermişken en az 3 yıl daha oynayabilecek kapasitesi olan Kutluay’a kulübü her koşulda sahip çıkmalıydı.
Koç Tanjevic ülkemizde kaldığı sürece yaptığı tercihler hep tartışılacak gibi;
*Mehmet Okur yerine Semih Erden’in milli takımda el üstünde tutulması.
* Milli takıma yıllarını vermiş milli takım forması giyerken sakatlanarak kariyerini sekteye uğratmış olan Hüseyin Beşok’u Fransa ligi (Pro A) MVP’si olduğu dönemde bile milli takıma almaması onun yerine Fatih Solak’ı alması. (2010 yılında yaşlı olacağı için milli takıma alınmayan Hüseyin Beşok en son oynanan Fenerbahçe Ülker-Galatasaray Cafe Crown maçında 23 sayı atarak takımını zafere ulaştırmıştı.)
*Kerem Tunçeri’yi Ömer Onan’la beraber çok önemli turnuvalar da kadroya almadı, özellikle en formda olduğu İspanya döneminde İspanya da Real Madrid’in salonunda oynanan maçlara Kerem Tunçeri yerine Hakan Demirel’i tercih etmesi. Yaşlı diye milli takıma alınmayan Kerem Tunçeri’nin yerine milli takımda ilk 5 oynayan Hakan Demirel Fenerhaçe Ülker’e gelince rotasyonda 37 yaşındaki Damir Mrsıc’in dahi gerisinde kalacaktı. Yine aynı sebepten milli takıma alınmayan Ömer Onan, Fenerbahçe Ülker’in Tanjevic ile ilk şampiyonluğunda sahada en fazla kalan 2. oyuncu olacaktı.
*Tutku Açık gibi saha görüşü, pas yeteneği, oyun okuması ve takımı oynatmadaki becerisi üst düzey olan bir oyun kurucunun yerine Ender Aslan da ısrar etmesi.
*Hüseyin’den vazgeçtik Ömer Aşık sakatlanana kadar 2010 da takımın belki de bel kemiklerinden birisi olacak olan Oğuz Savaş’ın şampiyona kadrolarına girememesi ama Fatih Solak’ın dünya kupası oynaması.
*Emir ile Vidmar’ı büyük paralar ile alarak Sloven milli takımına ve Sloven basketboluna yatırım yapmaktansa; genç Slovenlerin işgal ettikleri yabancı kadrolara sağlam hazır transferler yaparak olası Final Four’lardan takımını mahrum etmesi.(Genç Slovenlerin sözleşmeleri bana göre çok kısa. Eğer beklenen patlamayı yaparlarsa ki Emir bunu biraz gösterdi, bunun verimini ya NBA yâda Avrupa’nın dev kulüpleri alacak )
*Milli takımda yıldız oyuncu tanımam diyerek Mehmet Okur’a tek set dahi hazırlanmazken Fenerbahçe Ülker’in tüm hücumlarında Solomon 14-15 saniye top ile oynayarak takımına 2 şampiyonluk kazandırması.
Bu ve benzeri tercihleri ile Tanjevic her zaman tartışılacak gibi görünüyor.

_2009 Avrupa Şampiyonası_

2006 Dünya Şampiyonası’nda ve 2009 Avrupa Şampiyonası elemelerinde mücadele eden kadrolar ile kamuoyunu tatmin eden basketbolu ortaya koyabiliriz ama ülke olarak bizim gözden kaçırdığımız bir ayrıntı var. Önemli olan ortaya konan bu basketbolu en baştan yani 2005 yılından itibaren sayacak olursak Hüseyin Beşok’lu, Mirsad Türkcan’lı, Kerem Tunçeri’li, İbrahim Kutluay’lı, Ömer Onan’lı, Kaya Peker’li, Oğuz Savaş’lı, Serkan Erdoğan’lı, Mehmet Okur’lu kadrolarla oynayabilmek Çünkü yıldız isimler olmadan şampiyonluk sadece hayaldir. Yunanistan, İspanya, Rusya, Arjantin ve Amerika gibi ülkeler son yıllarda şampiyonlukları aralarında bölüşürlerken hep olabilecek en iyi kadroları ile turnuvalara katıldılar. Hatta Amerika bile en iyi kadrosu ile gelmediği olimpiyatlardan ve dünya kupasından şampiyonluk göremeden ayrıldı. Ne zaman ki Lebron, Kobe, Kidd bir araya geldi şampiyonlukta beraberinde geldi.
Önümüzde 2009 Avrupa Şampiyonası var, herkese sormak lazım. Japonya’daki veya eleme gurubundaki takımın herhangidir organizasyonda şampiyonluk şansı var mıdır?
Biz Tanjeviç’in bu oyun tarzı ile ve bu oyuncu seçimleri ile Dünya şampiyonasında olduğu gibi 6.lıklar 4.lükler alabiliriz ama asla şampiyon olamayız. Son Avrupa şampiyonu Rusya yıldızları ile şampiyon oldu, son olimpiyat şampiyonu Amerika yıldızları ile şampiyon oldu, Son dünya şampiyonu İspanya yıldızları ile şampiyon oldu, Arjantin yıldızları ile Atina’da olimpiyatlarda şampiyon oluyordu. Biz ise dünyanın gıpta ile baktığı yıldızlarımıza yaşlı olduğu veya sisteme uymadığı gerekçeleri ile sırt çeviriyoruz. Benim bildiğim bir takım bir turnuvaya girerken elindeki en iyi oyuncular ile gitmek ister, bundan 4-5 yıl sonra yapılacak bir turnuvayı düşünerek hazırdaki turnuvadan vazgeçilmez. Allahtan 2010 yılına da az kaldı, bakalım o masal nasıl sonuçlanacak. Herhalde Tanjeviç şimdiden 2010 yılında NBA’ de lokavt olması için, İspanyolların takım halinde zehirlenmeleri için (Allah korusun), Ginobili’nin ve Jasikevicyus’un milli takımlarını bırakmaları için dua etmeye başlamıştır.
Tanjevic’in ülkemiz de göreve başladığı ilk gün ağzından çıkan 2010 yılana sadece 1 yıl kaldı. Göreve başladığı günden bu yana yatırım yaptığı isimler de artık iyice piştiler ve hep milli takıma alınmadığı için eleştirilen isimler artık yavaş yavaş yaşlanmaya veya formdan düşmeye başladılar. Şimdi Tanjevic üstadın hasat zamanının geldiğini düşünüyorum, 2009 Avrupa Şampiyonası kafalardaki soruların tamamen aydınlanacağı bir turnuva olacak. Eğer 2009’u şampiyon olarak kapatırsak 2003 Avrupa Şampiyonası’ndan bu yana aldığımız her türlü kötü sonuca değecektir ama burada da başarısız olursak( ki kürsü dışında her sonuç bana göre başarısızlık olur), altın jenerasyon olarak tanımlanan 79 kuşağımıza yapılan onca yatırımın yok olması bir yana 2010 masalı ile kaybolan 2005 ve 2007 ile beraber 2009 da alacağımız olası madalyadan yoksun kalmamızın daha doğrusu bu madalyalarımızın çalınmış olmasının hesabını birilerinin vermesi gerekecek.


İlker KESER
basketci14@gmail.com

DÜNYADAKİ ANTRENÖRLERE TEK TEK SORALIM  

Posted by basketçi


Hiç üşenmeyelim dünyadaki tüm basketbol antrenörlerine tek tek soralım; Eğer bir takım kuracak olsanız Mehmet Okur’u mu kadronuza alırsınız yoksa Fatih Solak’ı mı?
Bu işten zerre kadar anlayan her insanın vereceği cevap gibi onlarda doğal olarak Solak yerine Okur’u tercih edeceklerdir. Yalnız ne hikmetse bizim milli takımımızda ülkemizin yetiştirdiği en büyük sporculardan biri olan Mehmet Okur kadroya dahi alınmıyor. Koç’un tercihi deyip atmak kolay ancak söz konusu şey milli menfaatlerimiz ise bu bir kişinin tercihine hele bir yabancının tercihine bırakılamaz diye düşünüyorum. 2003 yılından beri yatırım yapılan bir takım. 87 doğumluların ana arterini oluşturduğu iskelet 2010 dünya şampiyonası için hazırlanıyor. 2010 için hazırlanmak en doğal hakkımız ancak biz bu hazırlığı 2005, 2007 ve 2009 avrupa şampiyonalarını olası madalya şansımızı geri teperek hazırlanıyorsak nerde kaldı bizim ülke menfaatimiz.
Bakın bu takımın 2010 yılında skoru sürükleyecek oyuncusu olarak lanse edilen Cenk Akyol Oktay Mahmuti tarafından ona verilen onca şansa rağmen takımında dahi tutunamadı, hatta Galatasaray Cafe Crawn takımına kiralık gitmesine rağmen orda bile istediği süreleri bulamayıp, Murat Kaya’nın arkasında kaldı. Şimdi bakıyoruz A Milli takımımızın kadrosunda dahi yok.
Demek ki neymiş dereyi görmeden paçaları sıvamamak lazımmış. Hele bir 2010 yaklaşsın, turnuva düzenle özel kamp programları organize et ve katıldığın her turnuvada en iyi oyuncularınla mücadele et.
Bana hala birçok mesaj geliyor ve Mehmet Okur vatan haini yinemi gelmedi diyorlar.
Bu olacak iş değil, ülkemizin yetiştirdiği en büyük sporculardan biri vatan haini damgası yiyor. Buna gönlüm asla razı gelmiyor. Kaya Fenerbahçe Ülker’in bütün pota altı oyuncularını adeta denize döktü. Bakıyorsunuz Kaya da milli takımda yok ama denize dökülen tüm Fenerbahçe Ülker oyuncuları kadroda. Engin Atsür ağır bir sakatlıktan çıktı, 6 aydır eline top bile değmedi ama milli takımda var. Tutku Açık yok, Hakan Köseoğlu yok. Sabit fikirlerle hiçbir yere varamayız. Plana sadık kalmak demek, 2003 yılında hazırladığın planı 2010’a kadar hiç şaşmadan uygula demek değildir. Plana her zaman aktif değişkenler ve eldeki imkanlar dahil edilmelidir.
Fatih Solak ligimiz için değerli bir oyuncudur ancak Fatih Solak’ın olduğu kadroda Mehmet Okur yoksa Ermal Kurtoğlu yoksa, Kaya Peker yoksa hatta ve hatta Hüseyin Beşok dahi yoksa ben bu işte bir mantık hatası ararım.
Sen NBA şampiyonluğu görmüş All Star pivotunun üzerinden tek bir set dahi hazırlama hatta potaya sırtı dönük rakibi ile birebir bırakıp tek bir pozisyon dahi hazırlamadan Okur’dan verim almaya çalış. Herhalde dünya basketbolundaki rakiplerimiz bu anlayışa şapka çıkartıyorlardır. Milli takım koçumuz yıldızlara inanmadığını ve kişiye özel sistem hazırlayamayacaklarını söylüyor ama Mehmet Okur her seferinde halkı tarafından Nowitzki ile kıyaslandığı için asla beğenilmiyor.
Mehmet Okur dururken bakıyorum, Fatih Solak ulusal takımımızın pivotu olarak sahaya çıkıyor, adım gibi eminim ki Tanjeviç; Semih Erden ile oynamayı her zaman her yerde Mehmet Okur’la oynamaya tercih eder çünkü Semih Erden’i basmakalıba sokabilirsin ama Mehmet Okur çok özeldir. Mehmet Okur’la oynayabilmek için modern basketbol bilginiz en üst düzeyde olmalıdır. Özellikle sahada oyuncularına attığı fırçaları düşünün: Semih Erden’e bağırmak kolaydır çünkü onu milli takımda ilk kez siz oynatmışsınızdır ve daha gençtir ama Mehmet Okur’a bağırmak her pozisyonda onu haşlamak nerdeyse imkânsızdır.

Dirk Nowitzki her maç harikalar yaratıyor bizimkiler sayı dahi atamıyorlar diye hem medyada hem de kamuoyunda derin bir serzeniş yankılanıyordu. Ahali ne bilsin Alman milli takımının her hücumu Nowitzki üzerinden yaptığını ama bizim milli takımda yıldız oyuncu diye bir ayrımın olmadığını ve Okur’un üzerinden oynanan tek bir setin dahi bulunmadığını nerden bilsin.
Mehmet Okur bütün bu olumsuzluklardan etkilenerek ortaya sakatlık balonu uçurup milli takım formasını terletmekten kaçınmıştı.
Fatih Solak, Semih Erden, Ermal Kurtoğlu, Kerem Gönlüm, Oğuz Savaş, Kaya Peker gibi isimler çok değerli oyuncular ve mücadeleye dayalı oyunu asla bırakmayan hep ribaunt kovalayan dahası kariyerleri boyunca az süreler almaya ve süre paylaşmaya alışmış oyuncular ile her zaman dünya altıncılıkları alabiliriz elemelerde ortalığı silip süpürebiliriz ama asla şampiyon olamayız. Şampiyonluk büyük oyuncular ile kazanılır, evet bu isimler olmadan ve hâlihazırda sergiledikleri performanslarını sergilemezlerse şampiyonluk yine kazanılamaz ama Mehmet Okur gibi fark yaratan oyuncular olmaz ise madalya sadece hayal olur.
Şimdi bu kadroya baktığımızda yine Oğuz Savaş dışında sırtı dönük top alıp oynayabilen yüzü dönük tehdidi olan başka bir oyuncu göremiyoruz. Göreceksiniz usta koç Oğuz Savaş’ı da 12 kişilik kadroya almayacak.
Göreve ilk geldiği andan beri usta koçun uyguladığı rotasyon sisteminin bizim ülke insanımıza asla uymadığını yapısına ters geldiğini hep söyledik durduk. Son final serisi de buna en iyi örnek oldu.
Ataman tam sahada baskı yaptı, usta koç oyuncu değiştirdi
Ataman pota altında top alan efsane oyuncu Mirsad’a ikili sıkıştırma ile yardım getirdi, usta koç oyuncu değişikliği yaptı.
Ataman kazanılan ve çok kritik olan 3. maçta sisteminde hiç olmamasına rağmen alan savunmasına geçti, usta koç oyuncu değiştirdi.
Ataman bazen de gereksiz yere olsa dahi takımını 4 kısa ile oynattı, usta koç oyuncu değiştirdi.
Oyuna bir girip bir çıkan oyuncular asla ritim bulamadılar, tam ritim bulduklarında ise kendilerini kenarda buldular.
Milli takım hepimizin takımı, ben her zaman olduğu gibi millilerimizin her maçı almaları için dua edeceğim. Söz konusu ülke menfaatleri ise gerisi teferruattır. Eğer ülkemiz başarılı olacaksa değil Mehmet Okur, isterse Hidayet Türkoğlu da onunla beraber oynamasın ama yeter ki başarılı olalım. Koskoca altın bir jenerasyon yok olmak üzere 79 jenerasyonu artık 30 yaşında. Bir madalya alacaksak 2009 bunun tam vaktidir diye düşünüyorum.

İlker KESER
basketci14@gmail.com

FIRÇA İLE GELEN MAÇ  

Posted by basketçi


Sinan geçen yaz milli takımımızın en patlayıcı en iyi savunma yapan en hareketli oyuncusuydu. Ataman kariyeri boyunca yaptığını yani gittiği takıma bildiği oyuncuları peşinden sürükleme alışkanlığını yine gösterdi ve Schumpert ve Kaya’nın yanına Sinan’ı da Efes Pilsen’e getirtti. Sinan transferinden sonra Thorton transferini duyunca eyvah dedim. Çünkü bu iki oyuncu aynı tarz ve aynı işi yapan oyunculardı. Nitekim Sinan bench’in derinliklerine inerek nerdeyse kayboldu. Efes’in Euro Leage macerası kötü giderken bunu yazılarımla dile getirmiştim. Sinan final serisinin 3. maçına Solomon’a yaptığı savunma ve çaldığı toplarla damgasını vurdu.
Efes Pilsen’in son şampiyonluğunda Mustafa Abi’nin Halid El Amin’e yaptığı savunma zaferi getiren en önemli unsur olmuştu. Serinin kalan maçlarında tıpkı Mustafa Abi’nin Beşiktaşlı Amin’e yada Tofaş’ın şampiyonluklarında Kelepçe Alper Yılmaz’ın Naumoskiye yaptığı savunma gibi Sinan Solomon’a yapışmalı ve onu sahadan silmeli yoksa doğru düzgün şut atamayan, ribaunt hiç alamayan hızlı hücumdan bihaber olan Efes Pilsen bu senede şampiyonluğu rakibi FB Ülker’e kaptıracak.
Aslında Ataman yatsın kalksın Tanjevic’e dua etsin. Çünkü maçın tam kırılma noktası Solomon’un kaptırdığı bir toptan sonra koçundan küçük bir çocukmuş gibi en az 3 dakika kesintisiz fırça yemesi Solomon’u doğal olarak oyundan düşürdü. Sonrasında ne olduysa oldu, Efes önce Thorton ile mucize sayılar buldu sonra yediği fırça ile kafası maçtan giden Solomon topu Sinan’a hediye etti. Son topta Ataman 5 kısa ile sahaya çıkarak maçın uzatmaya gitmesine neden olarak hediyeye hediye ile cevap verdi. Ataman uzatma da Sinan’dan vazgeçseydi büyük hataya düşerdi. Ancak tıpkı skor üretmede çok zayıf düşen Charles’dan vazgeçmesi gibi doğru karar vererek Sinan ile devam etti.
Efes Pilsen seriye devam ediyor ancak gelecek sene bu sıkıntıları çekmek istemiyorsa üst düzey klas bir oyuncuyu kadrosuna katmalı.

_Hedo Kobe’ye Şapkayı Taktı_

NBA finalleri de ligimizle birlikte final serisini eş zamanlı oynuyor. BU kez finalde Hidayet’in organizasyonu ile hücum eden Orlando Magic var. Serinin başından bu yana şampiyonluk favorisi olarak Lakers’ı görüyorum çünkü Cavs karşısında dahi zorlanan Magic’in şimdi karşısında tıpkı Lebron gibi bir bela yani Kobe var. Yalnız Cavs Lebron dışında Magic’e direnen 2. bir isim çıkartamamıştı. Şimdi ise hem çok iyi savunma yapan bir Lakers var hem de Süpermen Howard’ın arkasında duracak dahası onu hücumda epey bir terletecek olan Gasol gibi Odom gibi Bynum gibi hatta Walton gibi hareketli sayı yapabilen blok yapabilen kaliteli bir uzun rotasyonu var. Cavs uzunlarında ahı gitmiş vahı kalmış Ben Wallece her şeye rağmen savunmada iş yaparken hücumda dökülüyordu, Big Z ise hücumda coşup savunma da aksıyordu. Lakers uzunları ise oyunun her iki yönünü de çok iyi oynayabilen derin uzun rotasyonu ile Magic’i baya uğraştıracaklar.
Orlando’nun şampiyonluk için tek şansı kendi oyununu rakibe kabul ettirip bol miktarda 3 sayı isabeti ile oynamalarından geçiyor. Tüm zorluklara rağmen Howard bundan sonraki maçlarda 20 sayı 10 ribaunt ortalamasının altına düşmemeli.
Hidayet mükemmel oynuyor serinin 2. maçında Kobe’ye yaptığı blok bir yana son topta kenardan verdiği pas muhteşemdi ama çaylak oyuncu Courtney Lee hayatının fırsatını ıskaladı ve takımını galibiyetten etti.
Lakers’ı Magic’in önünde görmemein bir sebebi daha var. Orlando en son Shaq ile beraber 14 yıl önce final oynamıştı. Lakers ise geçen senenin finalistiydi dahası Orlando kadrosunda daha önce final oynayan tek oyuncu bulunmazken Lakers da bırakın geçen sene final oynayan oyuncuları Kobe ve Fisher’in parmaklarındaki yüzüklerin ışıltısı Magic’e yeter. Koçlarada baktığımızda Gundey ilk finaline çıkarken Zen Master’ın evdeki yüzükleri takımındaki tüm oyunculara tek tek yetebilecek sayıda.
Hidayetli Orlando umarım zoru başaracak ve Mehmet Okur’dan sonra ikinci kez göğsümüzü kabartacak.

_GS Cafe Crown Artık Daha Çevik_

Tüm Galatasaray taraftarları takımlarının başına Erman Kunter, Orhun Ene, Oktay Mahmuti gibi koçların geçmesini istiyor ve bekliyorlardı. Açıkçası be bu isimlerin hiçbirinin Galatasaray’a geleceğini düşünmüyordum. Çünkü Nur Germen gibi Levent Topsakal gibi Cem Akdağ gibi Murat Özyer gibi isimlerin harcandığı bir ortama kimse ismini yazdırmak istemez diye düşünüyordum. Okan Çevik’i Yıldırım Spor’un başında olduğu dönemlerden beri takip ediyorum. Galatasaray taraftarlarının bir çoğu bu transferi hedef küçültme olarak yorumluyor. Galatasaray çok köklü bir camia, ne zaman başı sıkışsa hemen kafayı liseye çeviriyor. Kendi liselisi Murat Özyer takımın başından ayrılıyor hemen bir başka liseli Koray Mincinözlü takımın başına geçiyor. Cem Akdağ’ın kız takımından ayrılmasıyla yine kendi liselisi Okan Çevik’e yönelmişlerdi. Okan Çevik’in kız takımı ile yaşadığı Avrupa şampiyonluğunu başarısını erkek takımına yansıtması tüm taraftarların dileği ama başarılı olamazsa nasıl olsa bir liseli daha bulur çıkartır ve takımın başına getirirler.

_CEYHUN YILDIZOĞLU FARKI_

Bayan milli takımımız Avrupa şampiyonasına çok iyi bir başlangıç yaptı. Son maçta Sırbistan’ı da yenerek bir üst guruba çıktılar. Ceyhun Yıldızoğlu’nun 16 yaşında Botaş forması ile 1. ligde oynatmaya başladığı Şaziye’nin önderliğinde çok iyi maçlar çıkartan periler umarım madalya alıp yurda öyle gelirler.


İlker KESER
basketci14@gmail.com

Related Posts with Thumbnails